• 22 Mart 2016, Salı 11:13
DenizBİNİCİ

Deniz BİNİCİ

Koca Gözlü Ahmed…

Haftasonu bir vesileyle yolumu Darıca’ya düşürdüm. İlk defa yıllar önce bir akşam vakti gittiğim Darıca’yı gündüz gözüyle geniş geniş görmek yeni bir deneyim oldu benim için. İlçeye girer girmez sakin bir atmosfer insanın ruhunu sarıyordu adeta. Bu sessizliğin tadını çıkarmak için önce enerji toplamam lazımdı ve yemek yemeye karar verdim. Allah’ın rahmeti de bu sakinliği daha cezbedici kılıyordu. Hemen cadde üstünde görünen ilk mekâna giriverdim. Yemeğimi söyledikten sonra sakince camdan hüzünlü Darıca’yı seyretmeye başladım.

Aradan on dakika geçti geçmedi, kısık bir ‘abla’ sesiyle irkildim. Elinde birkaç selpak, gözlerine kadar kapattığı şapkasıyla yüzü zor görünen minik bir el bana doğru uzanmıştı. Önce selpak uzattığını görmediğim için benden bir şey istediğini zannederek ‘Efendim?’ dedim. Sonra kafasını yere eğerek ‘abla’ deyip selpakları bana doğru uzatınca derdini anladım. O sırada da yemeğim gelmişti. Sandalyeyi çekip ‘Gel bakalım yanıma.’ deyip yer gösterdim. Ufaklığı ikna etmek epey zamanımı aldı. Neyse ki sonunda dayanamayıp şapkasını çıkardı ve o kocaman, hayat dolu kahverengi gözlerini koca bir tebessümle gösterdi bana.

Ahmed çekingen çekingen yemeğini yerken aramızda geçen konuşma şöyleydi:

  • Adın ne senin?
  • Ahmed.
  • Nerelisin bakalım?
  • Suriya.
  • Ne zaman geldiniz Türkiye’ye?
  • Bir sene.
  • Annen baban da burada mı?
  • Anne var. Baba var. Savaş var Suriye. Kaçtık biz. Kardeşler.
  • Kaç kardeşsiniz?
  • İki daha var. Mahmud. Saphi.
  • Baban çalışıyor mu?
  • Baba yaş var. Çalışamaz. Kardeşler çalışır. Terzi.
  • Sen kaç yaşındasın Ahmed?
  • 11.
  • Akrabalarınız da burada mı? Amca? Dayı?
  • Akraba? Savaş var Suriye. Savaş. Savaş.
  • Türkiye’yi seviyo musun Ahmed?
  • Türkiye, çok güzel. Cennet. Suriye savaş var. Erdoğan güzel. Esad güzel değil. Türkiye güzel. Suriye savaş var.

Ahmed’in son sözleri üzerine bir şey diyemedim. Tekrar camdan ıslak caddeyi seyretmeye başladım. ‘Suriye, savaş var!’ diye diye Ahmed yemeğini yerken benim bütün iştahım açlığım gitmiş, geriye sadece içimi dolduran Ahmed’in koca kahverengi gözleri kalmıştı.

Hani Zarifoğlu diyordu ya ‘Ne çok acı var!’ diye. Ne çok savaş var, ne çok.

Yemeğini yedikten sonra Ahmed usulca bir selpak bırakıp bir de kocaman gözleriyle tebessüm ederek dışarı çıktı. Yağmura aldırmadan yürümeye devam etti.

Ahmed’in dünyasını dolduran, yerle bir eden savaş, gözlerindeki hayatı alamamıştı. Savaş vardı ama hala bir yerlerde bir cennet de vardı Ahmed’i saran ve o kocaman kahverengi gözlerinin içini güldüren.

Ahmed’in yağmura aldırmadan yürüyüşü, aklıma, yakın bir zamanda okuduğum şu cümleleri getirdi (İbrahim Paşalı, Entelektüellerin Hurafeleri):

Dünyanın etrafında dönüp durduğu hakikat hep aynıydı. Bazı yerde az, bazı yerde çok, her zaman cenneti ve cehennemi hatırlatan sahneler, aynı anda veya ardı sıra yaşanıyordu.

Dünyanın bir noktasında bizi Ahmedle aynı sofrada buluşturan her neyse, teşekkürler..


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


SON DAKİKA HABERLER

ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

yukarı çık