• 26 Temmuz 2016, Salı 9:45
ErdemKOÇOĞLU

Erdem KOÇOĞLU

15 Temmuz İşgal Girişimi Nasıl Püskürtüldü

15 Temmuz 2016 tarihi, bizim sosyal hafızamızda yıllarca silinmeyecek bir kara gün, bir işgal girişimi ve bir travma olarak yerini alacaktır. Bu günle ilgili bir çok yazı ve değerlendirme yapıldı, yapılacak. Esas vahamet ise,  göz altına alınan cuntacıların ifadelerinden ve yapılacak tahkikatlar sonrasında ortaya çıkacaktır. Kesin olan şu ki, çocuklarımız bu gün üzerine tezler yazacak ve utançla bu günü yad edeceklerdir.

Bu güne dair bir köşe yazısı yazmak oldukça güç… Güç, zira o kadar komplike bir girişim ki; hem siyasal, hem ekonomik, hem sosyal ve hem de ruhsal dünyamıza karşı yapılmış son derece çalışılmış, hesaplanmış, en ufak detayına kadar düşünülmüş bir işgal girişimi ile karşı karşıya kaldık. “İşgal” ifadesini özellikle kullanıyorum. Zira bu bir “darbe girişimi” olamaz; darbe literatüründe böyle bir tanım bulamazsınız.

Darbe, bir cuntanın bir ülkenin yönetimine el koymasıdır. Yapılan şey ise, yönetimi ele geçirmek için ülkenin önemli kurumları ele geçirmek ve akabinde seçilmiş yönetimi feshederek cunta yönetimini tesis etmektir. Evet, her bir darbe girişimi çok trajiktir, antidemokratiktir ve temelde hak ve özgürlükleri hedef alır. Zaten darbe gerçekleştikten sonra yönetimi silah zoruyla eline geçiren cunta üç erki eline alır ve adeta “devlet” olur. Astığım astık, kestiğim kestik anlayışı ile hareket eder ve toplumun on yıllarını çaldığı gibi, binlerce insanın canına mal olur. Fakat, bu yönetimi eline geçirdikten sonra yaptığı şeylerdir. Yani, klasik diktatörlüklerde, üçüncü dünya ülkelerinde yaşanan şeyler darbe sonrasında yaşanır.

Fakat, 15 Temmuz’da yaşanan yukarıda anlattığımız yöntemden çok farklı bir şekilde cereyan etmiş; ülke yönetimini eline geçirmekten öteye, “ülkeyi ele geçirmeye” çalışan işgal orduları gibi; şehirlerin, devletin bütün kurumlarının, hatta devletin en kutsalı olarak görülen, bütün milletin temsil edildiği TBMM’ye bomba yağdırılmış, sivil halkın üzerine tanklar sürülmüş ve insanlar vahşice katledilmiştir.

Bir  “darbeler ülkesi” görünümünde olan ülkemizde, Başbakanlar asılırken bile, cuntanın kendisinin oluşturduğu uyduruk “sıkıyönetim” mahkemelerinin kararlarına dayanarak bu cinayetler gerçekleştirilmiştir. Oysa 15 Temmuz’da yönetime el koymadan önce vatandaşların mal ve canlarına el koymaya çalışan İşgal Orduları gibi hareket edilmiştir. Olay bütünüyle sıcak ve canlı olduğu için çok detaylandırmanın faydası yok ama, amacım neden 15 Temmuz girişimine “darbe” değil de “işgal” diye tanımlanması gerektiğini anlatmaya çalışmaktır.

Bu temel farkı ortaya koyduktan sonra; bu kadar planlı, programlı ve ağır silahların kullanıldığı bir “işgal” girişiminin başarılı olmaması üzerine birkaç değerlendirme yapmak isterim. Neden bu girişim engellenemedi, istihbari zaaflar var mı, FETÖ elebaşının tehditvari konuşmasında söylediği gibi bu sadece bir “fragman” mı, siyasetin süreçte zaafları-eksileri var mı, gibi sorular hem tahkikat sonrasında değerlendirilecek, hem de her biri farklı bir yazı konusu olacağından,daha müşahhas, daha sonuçlarını az çok bildiğimiz şekliyle, nasıl ülke olarak böyle bir felaketten kurtulduğumuzu birkaç madde halinde belirtmek isterim.

1-Cumhurbaşkanımızın Feraseti ve Cesareti: Cumhurbaşkanımızın kendi ifadesi ile, “Olayı eniştemden öğrendim” dediği ve deyim yerinde ise “ölümün ensesinde gezdiği” bir anda soğukkanlılığını koruyarak halkı meydanlara çağırması. Bu, işgal kuvvetlerinin hiç hesaba katmadığı, şaşkına ve paniğe kapılmasını sağlayan hayati bir hamle oldu.

2-Başbakanımızın televizyonlara verdiği açıklama: Sayın Başbakanın, “Bu, TSK içinde bir grup cuntanın kalkışmasıdır ve TSK içinde emir-komuta zinciri dışında yapılan bir girişimdir” ifadesi, özellikle TSK içinde başka bir kırılma noktası oldu. Zira bu açıklamadan sonra, TSK’nın komuta kademesinde işgalin cunta tarafından gerçekleşemediğini, devlet iradesi ve kontrolünün devam ettiği anlaşıldı ki; “vatana ihanet” anlamına gelen bu kalkışmada bir çok komutanın saf değiştirmesine, en azından cesaretlenmesine sebep oldu. Zaten bundan sonra bir çok komutan TV’lere bağlanarak “siyasal iktidarın emrinde olduklarını” beyan ettiler.

3-Halkın Feraseti ve Başkomutana olan İnancı: Başkomutanımız, Sayın Cumhurbaşkanımızın “meydanlara inin” isteği bir “emir” olarak alındı ve insanlar bu “emir” gereği ölüme koştular. Sayın Cumhurbaşkanımız Havaalanına indiğinde, yaralı bir vatandaşımızı anlından öperken vatandaşımızın “canımız sana feda olsun Cumhurbaşkanım” ifadesi, halkımızın bütün duygularını ifade etmeye yetiyordu. Zira, bendeniz de dahil, her bir Müslüman bilir ki, Allah’ın verdiği can sadece Allah’a kurban edilirdi. Bu ince çizgiden dolay ben çocuklarımı severken bile şirke girmemek için, “Yaradanına kurban olurum” derim. Fakat, bu Gazi vatandaşımızın söylediğinin altına o gece alana çıkan herkes imzasını atar. Çünkü o Gazi şunu demek istiyor; “Sayın Başkomutanım, Sayın Cumhurbaşkanım; eğer ben kurban olursam sadece ben kurban olmuş olurum. Ama eğer siz kurban olursanız 79 milyon insanın hepsinin kurban olma, hatta ülkenin kurban olma riski var. Zira, bu girişim bana değil, sizedir.O zaman ben kurban olayım ki 79 milyon kurtulsun, ben kurban olayım ki ülke kurtulsun, ben kurban olayım ki Ümmetin ümitleri sürsün” diyerek kişiye değil ama kişinin şahsında, kişinin gittiği yola baş koyduğumuzu ilan etti. İşte bu inanmışlık ve adanmışlık işgal girişimini püskürten en önemli etkenlerden biri oldu.

4-TSK içinde ki vatan ve millete hizmet eden TSK mensuplarının ölümü göze alarak kendilerini halka adaması.

5-Polisin Başarısı: Sanıyorum TSK içindeki bir grup üniforma giymiş hainler ne kadar bizi ve TSK’yı dünyaya karşı rezil ettiyse; Polisimiz de başarılarıyla bizi bir kez daha kendisine hayran bıraktı.

6-Allah’ın Hesabı: Evet, kul olarak bir çok sebep sayabiliriz ama, esas sebep hiç şüphe yok ki; “Hesapların üstünde hesap sahibi olan ve hesabı geçerli olan” Allah’tır. Bir an gözlerinizi kapatın ve bu işgal girişiminin gece saat 03:00’te yapıldığını ve sabah kalktığımızda; “Ölüm timinin” ifadesi ile, Cumhurbaşkanımızı Şehit edip cesediyle selfie çekip sosyal medyada paylaştığını düşünün…

Allah bizleri ve ülkemizi korudu, hesaplarını bozdu. Bize bir kez daha şans verdi; birlik-dirlik içinde olmamız, kardeş olmamız, farklılıklarımızı zenginlik olarak görerek yeniden ayağa kalkmamız için yeni bir imkan sağladı…

Eğer ders çıkarabilirsek ve eğer birlikteliğimizi sağlayabilirsek, bizim için 16 Temmuzumuz, 14 Temmuzdan daha hayırlı olacaktır, buna bütün benliğimle inanıyorum. Bu süreç, toplumun bünyesini bir virüs gibi kaplayan bu örgütün bünyeden daha hızlı atılmasını sağlayacaktır. Yoksa, Cumhurbaşkanımızın da, bizim de ömrümüz yetmezdi bu taşeron örgütü bertaraf etmeye.

Son Bir Not: Bize “tiyatro” değil, bu “korku filmini” izlettirenler, filmde rol alanları kukla olarak kullanan senaristlerdir. Onlar, örgüt lideri marifetiyle ülkemiz üzerinde fantezi yapıyorlar. Acı olan kısmı şu; tanıyor ve biliyoruz ama gücümüz yetmiyor. Şimdilik…


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


SON DAKİKA HABERLER

ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

yukarı çık