• 16 Ekim 2017, Pazartesi 9:20
ErdemKOÇOĞLU

Erdem KOÇOĞLU

Bir Cahiliye Geleneği: Milliyetçilik

Her bir Müslüman'ın, imanının ve inancının gereği olarak Milliyetçilikle mücadele etmesi gerekir. Bu hem dinen böyle olmalıdır, hem de "Devletçilik" güdüsünden dolayı böyle olmalıdır. Şimdi bunları açmaya çalışalım.

Önce işin "Dini" yönüne bakalım:

Din:  Vatan / Devlet, Din, Namus için ölmeyi ödüllendirir ve kişiye Peygamberliğe en yakın makam olan "Şehitlik" makamını verir, bununla müjdeler. Oysa, "Milleti için savaşan Cehennemdedir" der, Milliyetçiliğe en uç noktada karşı gelir, ayaklarının altına alır, cahiliye dönemi adeti olarak tanımlar. Hiç kimse  yeryüzünde bu söylediklerimizden farklı bir tez ileri süren bir tek Peygamber, Veli, Alim örnek gösteremez, yok çünkü. Naçizane bendeniz ise Milliyetçiliği "Şirk" olarak, "Allah'ın verdiğine karşı gelmek, sorgulamak" olarak görürüm.

Diğer taraftan, yeryüzüne bu güne kadar gelmiş en kudretli İmparatorluk olan Osmanlı Devleti'nin hiç gündeminde "Millet" diye bir derdi olmadığı, tek derdi "Ümmet" olduğu için üç kıta da hüküm sürdü. Bunu bilen Haçlı zihniyeti, "Milliyetçilik" ideolojisini bünyemize enjekte ederek bizi zehirledi ve Osmanlı'yı paramparça etti. Bu işin Dini boyutu...

Gelelim "Devletçilik" boyutuna:

Milliyetçilik, çoğu kez "Devletçilik" ile eşdeğer olarak algılanıyor. Oysa durum tam aksidir: Milliyetçilik, devleti büyüten,  güçlendiren, birleştiren bir ideoloji değildir.  Aksine; devleti küçülten, zayıflatan, kendi enerjisini kendi içinde tükettiren, kutuplaştıran ve en nihayetinde devleti zayıflatan bir ideolojidir.

Şöyle düşünelim; Osmanlı'yı yukarıda ifade ettiğimiz gibi, bu akımla "Devletcik"lere böldüler, yetinmiyorlar, aynı yöntemle "Şehir-devletlere" bölmek için mücadele ediyorlar. Osmanlı'dan doğmuş ülkelere bakalım, Türkiye ile birlikte bir kaç ülke var "Devlet" diyebileceğimiz, diğerleri "Kabile devlet" mahiyetindedirler.

Diğer taraftan, Milliyetçiliğin Fransız Devrimi ile birlikte bütün imparatorlukları bitirdiğini biliyoruz. Ve özellikle Osmanlı'yı bitirmek için, bizim Avrupa'ya Osmanlı'yı modernize etsinler diye gönderdiğimiz gençlerimizi, "Milliyetçilik" duygularıyla şişirip bize geri gönderdiler.

Artık bu saatten sonra, başta Balkanlar olmak üzere her bir "Millet" ,"Bağımsız Devlet" olmak için ayaklandılar: Gerçekten de "Devlet" oldular ama,  "Bağımsız" hiç olamadılar, hep manda oldular, sömürüldüler, sömürülüyorlar. En son, sürekli kulağımıza üfledikleri "Arapların bizi arkadan vurması" da, yine bu hastalıktan, "Arap Milliyetçiliğinden" neşet eden bir hareketti ve Şerif Hüseyin'e de "Arap İmparatoru" kurmayı vaad ettiler. Tabii ki vaad yerine getirilmedi ve Arapların hepsi sömürge haline geldiler.

Şimdi samimiyetle kendimize soralım: Ulus-devlet, her devletin bir ulustan oluşması felsefesi üzerine kurulmuştur. Hepimiz biliyoruz ki, Türkiye tek ulustan oluşmuyor; tıpkı İran, Irak ve Suriye gibi...

O zaman çözümümüz ne?

Bize Batı'nın dayattığı gibi birbirimizle kavga mı edeceğiz, yoksa, "Hayır, bizim Türkiye sevdalısı olmamız için belli bir ulusa (millete) mensup olmamız gerekmiyor, aynı ülkenin vatandaşı olmak, ülkemize sevdalı olmamız için yeterli bir sebeptir; Biz hem Dindaşız, hem kardeşiz,hem ülkedaşız, çıkın aramızdan" mı diyeceğiz? Bu bizim elimiz de...

Bir Alevi hemşerim ile Osmanlı'yı tartışırken, dedim ki:"Bana neden Osmanlı'dan nefret ettiğinizi siz anlatamazsınız, anlatabilen birini bulursanız tartışmaya hazırım. Çünkü Osmanlı, Selçuklularla birlikte bu topraklar da bin sene hüküm sürdü. Osmanlı dağıldığında Aleviler de, Araplar da, Bulgarlar da, Boşnaklar da, Kürtler de, Ermeniler de, Rumlar da, Hıristiyanlar da kimliklerini koruyorlardı. Osmanlı dağıldıktan sonra bütün toplumlar birbiriyle kavgalı hale geldi, bu işte bir yanlışlık yok mu?" dedim.Kem küm etti...

Peki Osmanlı bunu nasıl sağladı?

Çok nettir ki, "ulusçuluk / milliyetçilik" yapmayarak. Osmanlı, fethettiği topraklarda kontrolü ele aldıktan, otoritesini kurduktan sonra,  "Devlet-i Aliye'ye mutlak itaat etmek" şartıyla, her bir yapıya sonuna kadar "özgürlük" tanıyarak bunu sağladı. Bugün modern dünya da bunu başarabilen başka bir ülkeyi kimse bize gösteremez.

Sayın Ahmet Davutoğlu'nun "Şehirler ve Medeniyetler" adlı kıymetli eseri, Osmanlının bu özelliğini enfes işler: Atina ve İstanbul o dönem için "Dünya Şehirleri" olarak tanımlanır.Sebebi, her etnik yapıdan, her dini inançtan, her sosyal gruptan insanların hoşgörüyle birlikte yaşadıkları şehirler olmasıdır. Bu bizim tezimiz de değil; Osmanlı'ya savaş açmış Haçlıların torunlarının ifade ettikleri kabullerdir. Aynı Atina'nın Osmanlı'dan koparıldıktan bir kaç yıl sonra, bu renk cümbüşü olma özelliğini kaybederek bir "Hıristiyan şehri" haline geldiğini ifade edelim.

Bizler, Osmanlı'nın varisleri olarak, hiç bir oyuna gelmeden bunu başarabilecek kuvvete, bilgiye ve en önemlisi de tarihi mirasa ve inanca sahibiz. Bunu başarırsak düşmanlarımızı gerçek manada hezimete uğratabiliriz.

Devletçilik: Devleti önemsemek, devleti değerli görmek, devletine sahip çıkmak ve onun uğruna candan da, maldan da geçmektir. Çünkü Din'de Devlet; İbadetlerin "Farz olmasının" bile şartlarındandır.  Devlet, namustur, şereftir, her şeydir. Ki, bizler bunu zaten dini bir nasihat olarak alır ve bununla şeref duyarız, bu konuyu tartışmaya dahi açmayız.

Milliyetçilik ise: Bir milleti övmek veya yermektir, ki;  bunun ne dinde, ne vicdan da, ne insanlıkta yeri yoktur, olmamalıdır. Zira Milliyetçilik akımı, "Yerli ve Milli" bir akım değil;Batı'nın bize ihraç ettiği, devleti kemiren bir ideolojidir.

Şunu da ifade etmekte fayda var: Batı Dünyası, başta Afrika olmak üzere, iç kargaşa çıkarmak istediği ülkelerde dezavantajlı grupları kışkırtır ve destekler. Bunda şaşırılacak bir durum da olmamalıdır, çünkü: Güçlü olan desteklenirse kargaşa çıkmaz, bu da işlerine gelmez. Öyleyse, burada oyunu bozacak olan  ülkenin güçlü, yani ana gövdesini oluşturan kesimlerdir. Hata yapmayacak, diline dikkat edecek ki, Batılılar, moda deyimle "Dış Güçler" ülkeyi kaşıyacak bir şey bulamasınlar.

İki önemli hassasiyet: Eylem ve söylemlerimizin kime hizmet ettiğini düşünerek hareket etmek, feraset sahibi olmak, düşmanın eline koz vermemek; oynanmak istenen oyunları akamete uğratmaya yeterlidir.

Türkiye'miz için önemli iki tehlike ise şudur: Birincisi, Milliyetçilik, Türkiye düşmanlarının elini güçlendiren, tezlerine haklılık kazandıran bir söylemin gelişmesine katkı sağlar. İkincisi ve en önemlisi ise, özellikle seksen sonrası genç nesil için,  "İslam Dininin birleştirici, kardeş kılıcı, eşit görücü" gücüne olan inancı zayıflatır ki, bu ülkemiz için gerçekten kötü sonuçların başlangıcı anlamına gelebilir.

Halil Paçacı Hocamızın güzel tarifi ile bitirelim. Ensar Vakfımızda yaptığı bir konuşmasında "Milletleri" şöyle tanımlamıştı: "Düşünün Ülkemizde hiç bir İlin, hiç bir İlçenin ve hiç bir köy ve mahallenin ismi olmasın. O zaman, gideceğimiz yeri dahi birbirimize tarif edemeyiz. Farklı milletlere mensubiyette bundan farksızdır, sadece tanışık olmamızı sağlamak içindir" demişti, nokta.

Tam bir İslami bakış, tam bir Kur'an'i tanım: Öyle demiyor mu zaten Kur'an: "Biz sizi tanışıp DOST olasınız diye farklı renklere, kabilelere, ırklara ayırdık"

O zaman, sözü madem ki  "Allah" söylüyor; bize susmak ve "Emri aldık, başımız ile gözümüz üstüne" demek düşer. Çünkü biz Müslüman'ız...

Biliyorum ki, bu söylediğimiz kadar kolay değil; Erbakan Hoca ömrünü bunu anlatmaya adadı ve bana kalırsa çok da başarılı oldu. Bizimkisi ise, "tarafımızı belli etmek için", "gagası" ile Hz. İbrahim (as)'ın ateşine su taşımak çabası olarak görülmelidir. Şükür ki, niyetimizden eminiz...

Muhabbetlerimle...


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


SON DAKİKA HABERLER

ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

yukarı çık