• 24 Nisan 2016, Pazar 13:12
ErolERDOĞAN

Erol ERDOĞAN

1923’te İlan Ettiğimiz Cumhuriyeti Ne Zaman Kuracağız?

23 Nisan 1920’de TBMM’yi açtık, 29 Ekim 1923’te cumhuriyeti ilan ettik. Cumhuriyet’in ilanı yeni devletimizin şeklinin nasıl olacağının ilanıydı. Cumhuriyetin farklı tarifleri olsa da, tüm tarifler ‘millet egemenliği’ ortak paydasında buluşur. Cumhuriyet varsa, o ülkede egemenlik bir kişi, aile veya zümre elinde değil seçtikleri temsilciler aracılığı ile milletin elindedir.

Cumhuriyet ilanı aslında bir niyet izharıdır. Niyetin gerçekleşmesi ve millet egemenliğinin sağlanması için mekanizmalar ve yapılar gerekir. Siyasi partiler ve seçimle oluşan meclisler, halk-millet egemenliğini sağlayan mekanizma ve yapıların başında gelir. Millet, seçimler yoluyla tercihlerini ortaya kor. Atatürk bunu “Demokrasinin tam ve en belirgin şekli cumhuriyettir.” şeklinde ifade etmiş. Cumhuriyet, halka dayanmazsa baskıcı bir sisteme dönüşür. Birinci TBMM milletvekillerinden ve Meclis ikinci başkanlarından Hüseyin Avni Ulaş’ın bu konudaki ifadesi daha keskince. Şöyle demiş: Halka isnat etmeyen cumhuriyet iğfalkardır.”

Bir şeyin ilanı o işin başlangıcı sayılır, temel atmaya benzer. Temeli attıktan sonra gereğini yaparsanız inşa gerçekleşir ve yapı ortaya çıkar. Peki, Türkiye 1923’te ilan ettiği cumhuriyeti kurabildi mi?

Türkiye, 1923’te cumhuriyetin ilanından 1946’ya kadar olan süreyi tek parti yönetimi ile geçirdi. 23 yıllık bu uzun sürede siyasetin de, devletin de, merkezi hükümetin de, yerel yönetimlerin de tek adresi vardı; o adres CHP idi. Tek partili dönemdeki seçimlere katılım oranları hem çok düşüktü hem de ülkenin tek partisi olan CHP’de tek irade vardı. Milletvekilleri seçilmiyor, adeta atanıyordu. Türkiye’nin 1946’ya kadarki siyasi tarihinin, demokrasi ve cumhuriyet prensiplerinden geçer not alması mümkün değil. “Dönemin kendine özgü şartları vardı.” diyenlerin “Yaşasın adil ve halkçı kral!” diyebileceğimiz devlet ve hükümet politikalarının milletten yana olduğunu iddia etme imkânları var mı? Elbette hayır.

Cumhuriyetin ilanından sonra, milletin egemenliğini sağlamak şöyle dursun aksine milleti dizayn etmeye, değiştirmeye ve öteki haline getirmeye dönük baskıcı bir siyaset benimsendi. Asırlarca bir arada yaşamış millet, tek tip vatandaşlık politikalarıyla kamplara ayrılmaya çalışıldı. Milletin dili, alfabesi, inancı ve giyim-kuşamını değiştirmeye dönük baskıcı kanunlar yürürlüğe konuldu. An geldi hac yasaklandı, zaman geldi Türk müziği kısıtlandı, şapka takmayanlar zulme uğradı, ana dili ile ilgili akıl almaz yasaklar konuldu, köylüler Ankara’ya sokulmadı, başka partilere müsaade edilmedi. 1946’ya kadar cumhuriyet, milletin egemenliği için değil milleti bir kalıba sokmak için başvurulan bir araca dönüştürüldü.

Neyse ki, 1950’den itibaren millet egemenliği adına yeni bir dönem başladı. Çok partili siyasi hayata geçildi, seçimlere katılım oranları artmaya başladı, açık oy gizli sayım gibi komiklikler terk edildi, tek parti döneminin uygulamaları tartışılmaya başlandı. İyi başlamıştı her şey. Başladığı gibi gitseydi 1946’dan 2016’ya kadar geçen 70 yıllık sürede Türkiye ileri demokrasiye kavuşmuş olacaktı. Her şey yolunda gitmedi; tek parti döneminin halk karşıtı derin yapısı her defasında balans ayarı için askeri ve bürokratik oligarşiyle iş tuttu. 70 yıllık süreye çok sayıda darbe ve muhtıra sığdırıldı. 1957-1958'de bir grup subay (Dokuz Subay Olayı) hükümete komplo hazırladı. 27 Mayıs 1960’da darbe oldu, 200’den fazla insan tutuklandı, Başbakan asıldı, yeni anayasayı darbeciler yaptı. Sonra yeniden yola koyulduksa da 12 Mart 1971’de muhtıra ile durdurulduk, hükümet yine yıkıldı. Toparlanarak yeniden yola çıkmışsak da 12 Eylül 1980’de yeniden durdurulduk. 1980 darbesiyle TBMM lağvedildi, partiler-dernekler kapatıldı. Darbeciler bir anayasa yapıp kenara çekilir gibi yaptılar. Düşe kalka yol almaya çalışırken bu defa 1997’de 28 Şubatçılar yolumuzu kesti. Yine hükümet düşürüldü, askeri vesayet seçimlere müdahale etti, darbecilerin gizli ortak olduğu koalisyon hükümetleri kuruldu, binlerce insan devlet kademelerinden uzaklaştırıldı. Sonraki yıllarda açık-gizli darbe teşebbüsleri sürdü; 27 Nisan 2007’de e-muhtıra verildi, 17-25 Aralık 2013’te paralel darbe tehlikesi atlatıldı. Bunca askeri muhtıra ve darbe arasında Cumhuriyet Türkiye’si 2007’de 367 Krizi üzerinden bir darbe daha yaşadı. Siyaset ve yargı ikilisinin işbirliği ile gerçekleşen ‘367 Darbesi’ ile TBMM’nin Cumhurbaşkanını millet adına seçme iradesine el konuldu.

Şimdi 2016 yılındayız. TBMM kurulalı 96 yıl, cumhuriyet ilan edileli ise 92 yıl oldu. Geride kalan 90 küsur yılın 23 yılı tek partili dönemlerdi. 1950’den itibaren ortalama her 5-6 yılda; darbe, darbe girişimi ve muhtıra yaşadık. Türkiye’nin daha hiç sivil bir anayasası olmadı. Her askeri darbe bir anayasa yazıp önümüze koydu. Darbecilerin, yargının veya MGK’nın kapattığı parti sayısı 50’yi buluyor. Darbelerden dolayı siyasetimiz sağlam bir gelenek ve kültür oluşturamadı.

Tabloya baktığımızda şunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Evet, 1923’te cumhuriyeti ilan ettik ama henüz kuramadık. Türkiye’nin 90 yıllık tarihi bir cumhuriyet ve demokrasi tarihi olmaktan çok darbe ve muhtıralar tarihine benziyor.

1923’ten sonraki beş-on yıl içerisinde cumhuriyet gerçekten kurulmuş olsaydı, bu kadar çok darbe ve muhtıra olmayacaktı. Cumhuriyet kurulmuş olsaydı darbe anayasaları ile değil sivil, demokrat ve özgürlükçü anayasa ile yönetilecektik, sağlam siyasi geleneğimiz olacaktı, güçlü sivil toplum kuruluşlarına sahip olacaktık. Cumhuriyeti ilan ettikten sonra onu milleti baskılama aracı değil egemenliği halka teslim etme vesilesi yapsaydık insani gelişmişlik bakımından dünya liginin üst sıralarında olma ihtimalimiz yüksekti.

Cumhuriyetin ilanının üzerinden neredeyse bir asır geçmiş olmasına rağmen tablo bu. 1923’te ilan ettiğimiz cumhuriyeti, yüzüncü yılına kadar inşallah gerçek anlamda kurmuş oluruz. Yol belli; 2002 sonrası başardığımız siyasi reformlara devam edeceğiz, anayasayı bu defa biz siviller yapacağız, insani ve kültürel gelişmişlik için el ele vereceğiz, gelir dağılımı adaletini ve refahı arttırmayı başaracağız. Birlikte yaşam geleneğimizde oluşan yaraları tamir edeceğiz. Böylece sadece kendi huzurumuzu sağlamanın ötesine geçip bölge ülkelerinin huzuruna katkılar sunacağız. Cumhuriyeti gerçekten tesis etme süreci, sadece siyasete değil akademi, iş dünyası, medya ve sanat camiasına da sorumluluklar yüklüyor. Cumhuriyet sadece kanun işi değil yaşam, kültür ve fikir işi. Ancak birlikte başarabileceğimiz kolektif bir süreç.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


SON DAKİKA HABERLER

ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

yukarı çık