• 07 Aralık 2017, Perşembe 8:16
ErolERDOĞAN

Erol ERDOĞAN

Ortadoğu Cehennemi ve Coğrafya Şuuru

“Ortadoğu” kelimesini henüz kabullenmemişken şimdi de “Ortadoğu Cehennemi” veya “Ortadoğu bataklığı” ifadelerini sık duyar olduk. İlk defa kim kullandı bilmiyorum ama her ikisi de içimi acıtıyor. İkisini de hiç kullanmadım. Ne duygularım buna müsaade eder, ne de aklım. Ben Anadolu çocuğuyum. Anadolu’da yaşayan biri, kendisini bazı coğrafyalara yakın hisseder. Afrika, Balkanlar, Asya bunlardan üçü. Ortadoğu ise Anadolu’nun hem komşu coğrafyası hem de pek çok sebeple iç içe olduğumuz bir bölge.

“Ortadoğu kelimesini henüz kabullenmemişken” dedim. Çünkü Ortadoğu kavramı, Batı zihninin kendi dışındakileri tanımlamak için kullandığı, Yakın Doğu ve Uzak Doğu ikilisinin üçüncüsü olarak üretilmiştir. Emperyalist zihnin, kendi dışındaki tüm coğrafyayı “tek tip” görme stratejisi olarak, onlar için, buralar sadece Ortadoğu’dur. Maalesef biz de, Bilad-i Şam, Hicaz, Mezopotamya, Mağrip gibi birden çok isimle adlandırılan, bir birinden güzel ve zengin kültürlere sahip bu geniş alanı tek bir kelimeyle, “Ortadoğu” kelimesiyle, ifade eder olduk. Kabul edelim ki, Oryantalizmin ve sömürgeciliğin başarısıdır bu.

Ortadoğu neresi? Ortadoğu’nun sınırları Batı’nın nefretine göre şekilleniyor, genişliyor, daralıyor. Yaygın kabule göre, Ortadoğu denilince, Suriye, Irak, Katar, Ürdün, Filistin, İsrail, Umman, Kuveyt, İran, Suudi Arabistan gibi ülkeler ilk akla gelir. Kimi tanımlarda ise bu alan, Türkiye, Kıbrıs, Mısır, Sudan, Pakistan’ı ve diğer çevre ülkeleri içine alacak kadar genişletiliyor. Hatta bazıları bu sınırı, Müslümanların yoğun olduğu tüm yerleri ekleyerek, Avrupa, Asya ve Afrika’nın derinliklerine kadar uzatmaktadır. Bundan dolayı, bazı metinlerde, İslam Coğrafyasının tamamı “Ortadoğu” olarak adlandırılmaktadır.

Evet, “Ortadoğu Cehennemi” veya “Ortadoğu bataklığı” ifadeleri içimi acıtıyor. Çünkü buralar bir din ve medeniyet olarak İslam’ın doğduğu, hayat bulduğu, dünyaya kendini gösterdiği topraklar. Kudüs ve Mescidi Aksa bu coğrafyada. Kâbe ile Mekke ve Medine bu topraklarda. Hazreti Muhammed Efendimiz başta olmak üzere pek çok peygamberimiz buralarda yaşadı. Ebû Hanife ve İmam-ı Şafi gibi din âlimleri bu iklimlerde nefes alıp verdiler. Haçlı Seferlerinin durdurucusu büyük komutan Selahaddin Eyyubi bu vadilerin çocuğu. “İslam Medeniyeti” dediğimiz büyük ırmağı somutlaştıran eserlerin çoğunluğu bu coğrafyanın mekânlarında. Saymakla bitiremeyiz.

Farkında olmamız gereken şu: Suyumuzun kaynağına bataklık deniyor, güller derlediğimiz bahçeye cehennem deniyor.

AB ve ABD, kendi bölgelerinde “birlik” olmak için her türlü imkânı değerlendirirken, dünyanın diğer bölgelerinde ayrılığa vesile olabilecek her unsuru körüklüyorlar. Onların istismar ettiği ayrılık sebebi bazen din, bazen mezhep, bazen ırk, bazen aşiret, bazen başka bir sebep oluyor. Güçlü dönemlerini yaşadıkları için de çoğu zaman istediklerini başarıyorlar. Maalesef çoğu zaman içimizden bazıları da bu köleleştirici süreçlere yardımcı oluyor.

Ortadoğu, Bilad-i Şam, Hicaz, Mezopotamya, Mağrip, Anadolu, Balkanlar, Asya bizim mekânlarımız, bizim topraklarımız, bizim dağlarımız, bizim ovalarımız. Buralarda şehirlerin hepsi bizim, çünkü hepsine peygamberlerin eli değdi. Irmakların hepsi bizim, çünkü hepsinden abdest alındı. Yolların hepsi bizim, çünkü hepsinden cihat erleri geçti. Gökyüzünün hepsi bizim, çünkü her karışında hilal gözlendi. Gecelerinin hepsi bizim, çünkü teheccüd kılınmadık, sahura kalkılmadık gecesi yok bu coğrafyanın. Topraklarının hepsi bizim, çünkü bismillah diyen ellerin değmediği bir karış yeri yok bu vadilerin. Adalet, merhamet, kardeşlik, vicdan, iyilik bu coğrafyada kendini insanda, mekânda, eşyada gösterdi.

Öyleyse…

Peygamberler coğrafyasını, İslam Medeniyetinin şehirlerini, ilim ve adalet mekânlarını kurtarmalıyız. Buralardan bahsederken kimse, kaos, kargaşa, bataklık, cehennem gibi içimizi burkan kelimeleri kullanamamalı.

Başarabiliriz bunu. Çok şey yapmalıyız. Çok çalışmalıyız. Hiç ümitsiz olmamalı, bir adım geri atmamalıyız. Yapacak çok şey var ama bunların en önemlisi coğrafya şuurunu herkesin ahlakı haline getirmek.

14. yüzyıl düşünürlerinden ve sosyolojinin öncülerinden İbn-i Haldun’un meşhur “Coğrafya kaderdir.” sözü bugünlerde yol haritamızı ortaya koyan aydınlık ve mübarek bir sözdür. İbn-i Haldun bu sözü, iklimler ve yaşanılan bölgenin, insanların davranışlarına ve milletlerin asabiyesine etkililerini ifade etmek için söylemişti. Coğrafya, bunun yanı sıra milletlerin dostları ve düşmanlarını belirleyen önemli bir aktördür. Emperyalist ve sömürgeciler, kendi yaşadıkları bölgeler dışındaki coğrafyalara hep ‘yabancı’ gözüyle baktılar. Maalesef onların dünyayı keşfetme arayışları çoğunlukla işgal, yağma, sömürü gibi emperyalist amaçlar taşıdı. Batılıların, coğrafya endeksli düşmanlıklarından en bilineni 11. yüzyılda başlayan Haçlı Seferleridir. Haçlı Seferleri, Papa'nın talebi ve vaatleri sonucunda, genellikle Müslümanların elindeki toprakları ele geçirmek ve maddi zenginliklere sahip olmak için başlatıldı. Haçlıların öncelikli hedefi Anadolu, Kuzey Afrika ve Kudüs’tü. Haçlı Orduları, geçtikleri her yeri talan ettiler. Bu talanlardan, sadece Müslümanların yaşadığı bölgeler etkilenmemiş, o dönem henüz İslam toprağı olmayan Bizans şehirleri, mesela İstanbul bile yağmalanmıştır.

Avrupalı Haçlı zihniyeti sadece Anadolu’ya değil, Anadolu’nun gönül coğrafyasına da hep düşmanca ve sömürgeci gözle baktı. Yardıma muhtaç bir millete yardımcı olmak yerine onların topraklarını ya işgal etti ya da sömürge ilan ederek talan etti. İşte sömürgecilerin, bazısı asırlarca sürmüş sömürge listesi… İngiltere: Hindistan, Sudan, Kıbrıs, Malta, Mısır, Birmanya. Fransa: Tunus, Fas, Suriye, Cezayir, Madagaskar, Hindistan ve Sudan’ın bir bölümü ile Çin. İtalya: Trablusgarp ve Eritre. Almanya: Uganda, Kenya, Kamerun, Yeni Gine’nin bir bölümü, Güneybatı Afrika, Karolin, Maryan ve Marshall Takım Adaları. Rusya: Sibirya, Türkistan ve Japon Denizi kıyıları… Hatta Fransa’nın 1958 yılına kadar sömürdüğü Afrika ülkelerini, bağımsızlıklarını kazandıktan sonra da sömürmeye devam ettiği, bu ülkelerden 'koloni vergisi' adı altında, her yıl yüklü miktarda para aldığı bilgisi kaynaklarda yer alıyor.

Emperyalistlerin, Anadolu, Afrika, Mezopotamya, Bilad-i Şam, Arap Yarımadası ve Asya’daki ülkelere yönelik Haçlı Seferleri ve sömürgeleştirme hareketleriyle başlattığı coğrafya düşmanlığı, sonraki yıllarda Oryantalizm ile sahip olunan bilgilerin bölgemiz aleyhine kullanılmasıyla devam etti. Emperyalistler, Avrupa Birliği gibi kuruluşlar ile kendi coğrafyalarında birlik sağlamaya çalışırken, bölgemizdeki her farklılığı ayrılık unsuru olarak kışkırtmaya çalıştılar. Kışkırtıcılıklarını halen devam ettiriyorlar. Biz, sadece Thomas Edward Lawrence’yi sıklıkla duyarız ama tarihçiler, Osmanlının parçalanması sürecinde yüzlerce İngiliz görevlinin Araplar, Kürtler, Ermeniler ve Türklerin arasında, Lawrence gibi çalıştığını anlatmaktadır. Bölge ülkelerindeki darbeler, askeri işgaller, iç çatışmalar ve diktatörlüklerin arkasında hep onlar çıktı. Emperyalistlerin Haçlı Seferleriyle başlayarak sömürgecilik ve Oryantalizm ile devam eden coğrafyamıza yönelik düşmanlığı, son yüzyılda İslamofobi, darbe ve terör destekçiliği ile yeni bir aşamaya ulaştı.

Bölgemizdeki terör ve iç çatışmalarla ilgili bütün suçu dışımızdakilere atmıyorum. Hiç şüphe yok ki, terörün bu denli yaygınlaşmasında ve coğrafyamızda sürekli savaşların olmasında bireyler ve devletler olarak, ihmallerimizi ve fikri problemlerimizi sorgulamaya ihtiyacımız var. Ama yine biliyoruz ki, bölgemizdeki terör örgütlerinin insan kaynağının çoğunluğu yerel olmakla birlikte, stratejisi, silahı, teknolojisi, eğitimi emperyalist ülkelerce sağlanmaktadır. Hangi terör örgütünü incelersek inceleyelim, arkasında, bir veya daha fazla emperyalist ülkeyi ve onların derin yapılarını görürüz. Türkiye’deki tüm darbelerin arkasında da Batı desteği vardır, bu gerçek artık hepimizin malumudur.

Bugün en çok ihtiyacımız olan şey coğrafya şuurudur. Coğrafya şuuru, vatanseverlik ve yurtseverlik gibi, bir sorumluluktur. Coğrafya şuuru, yaşadığımız toprakların ve seyrettiğimiz gökyüzünün, bize nimet olarak verilen mevsimler, nehirler ve dağların, birlikte yaşadığımız insanların ve tüm canlıların hakkını birlikte koruma sorumluluğudur.

İki gerekçe ile coğrafya şuuruna sahip olmak zorundayız. Bir: Coğrafyada birlikte yaşamamızdan dolayı… Bu yönüyle aynı mekânı paylaşan geniş bir aile gibiyiz. Aynı coğrafyanın mensupları olarak birbirimize sahip çıkmak, aramızda adaleti sağlamak ve birbirimizi korumak zorundayız. İkinci gerekçe ise, emperyalistlerin hiç birimizi ayırt etmeden, coğrafyamıza toptan düşmanlık yapmalarıdır. Onlar bizi Türk, Kürt, Arap, Ermeni; Alevi, Sünni, Şii, Nusayri; laik, dindar, ateist diye ayırmıyorlar, Ortadoğu, Doğu veya Asya diye ayırıyorlar, hepimizi yabancı görüyorlar. Sadece, stratejileri gereği, sıralama yaparak, bazen birimizin sırtını sıvazlayarak diğerimizi parçalıyorlar. Emperyalizm, ırkçılığı da doğuran kendini üstün görme duygusunun sonucu ortaya çıkmış kibirli bir haldir. Kibirlilik hali, kendileri dışındaki herkesi hor ve hakir görmelerine yol açıyor. Hor ve hakir gördükleri milletlere ve onların coğrafyalarına, düşmanlıklarını, zamanın ruhuna göre sürekli revize ederek yeniden üretiyorlar. Bitmek bilmeyen bir düşmanlıktır bu. BM’nin yapısı bile bu kibrin somut yansımasıdır. Dünya’nın en çok silah üreten 5-10 ülkesinin vesayeti altındadır tüm dünya.

Şimdi… Türkiye, tarihten gelen sorumluluğu ve halen dünyanın mazlum, mağdur ve mümin insanlarının ümit beslediği bir ülke olarak, coğrafya şuurunun oluşmasında öncü olmalıdır. Türkiye’deki ve Ortadoğu’daki herkes, aynı coğrafyada ve aynı gökyüzü altında olmanın birbirimizi gözetme ve ortak düşmana karşı omuz omuza olma sorumluluğu verdiğini bilmelidir. Onun için, bölgenin sorunlarını evrensel ve yerel prensipler çerçevesinde terör destekçisi sömürgeci güçlere fırsat vermeden kendimizin çözmesi gerektiğini Afrika, Asya, Balkanlar ve Ortadoğu’nun insanlarına anlatmalıyız. Çözüm budur.

Coğrafya şuuru, birkaç yüz yıllık gecikmiş bir çözümdür. Ümitsizliğe kapıldığımızda, insanlığın en kötü döneminde olmadığımızı düşünelim ve el ele verdiğimizde nice büyük belaları def ettiğimizi hatırlayalım.

 

Erol Erdoğan, Sebilürreşad Dergisi, 2017


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

yukarı çık