• 27 Haziran 2016, Pazartesi 14:21
FatihGÖK

Fatih GÖK

Bırakalım İran, Körfezi Yaksın ve İran Tankları Kâbe’ye Girsin

Bu yazıyı, İbrahim Karagül’ün 22 Haziran 2016 tarihli “İslam İçi Armegeddon, Kasım Süleymani ve Kâbe Savaşı’’başlıklı Yeni Şafak Gazetesindeki makalesine istinaden yazıyorum.

İslam ülkelerinin, özellikle Suud-İran gerilimini ‘’İslam içi çatışma’’ tezi nedeniyle iki perspektifte değerlendirmemiz uygun olacaktır.

 

Bir: İran Tanklarının Mescid-i Haram’a Girmesi

Tevbe Suresi 28. ayet şöyledir: “Ey iman edenler, müşrikler ancak bir pisliktirler; öyleyse bu yıllardan sonra artık Mescidi Haram’a yaklaşmasınlar. Eğer ihtiyaç içinde kalmaktan korkarsanız, Allah dilerse sizi kendi fazlından zengin kılar. Hiç şüphesiz Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.’’ Ayet belirtiyor ki; Rabbim bu toprakların tabusunu Araplara vermemiştir. Bir başka açıdan söylemek gerekirse, İran Müslüman bir toplumdur ve bu topraklara hükmetmesinde bir sakınca yoktur. Eğer İran sırf Arap olmadığı için bu topraklara girmesi doğru değil denilirse, bilinmelidir ki bizler (Osmanlı) Hicazı fethederken güllerle karşılanmadık. Bilakis Mercidabık ve Ridaniye savaşlarıyla kılıç ve kanla yaptık. Yani bu toprakları yönetmek bizim için uygunsa İran için de uygundur. Hatta İslam peygamberi, nübüvvet görevinde Mescid’i Haram için bütün girişimi siyasiydi vebu nedenle de hiçbir çatışmaya meydan vermemiştir.

Bu arada, tarih bize, Arap Emirlikleri ve Krallıklarının saltanatlarını, Müslüman Osmanlıya karşı İngilizler ile yaptıkları ittifaka borçlu olduklarını göstermektedir.

 

İki: İslam İçi Çatışma

İran destekli Şeyh İsa Ahmet Kasım’ın Bahreyn’de vatandaşlıktan çıkarılması üzerine, Kasım Süleymani’ninbaşta Bahreyn olmak üzere bütün körfez ülkelerini tehdit etmesi, kısa süre içinde ‘İslam içi çatışma’ parantezi alınmasına neden olmuştur.

Gerçekte Hanry Kissenger ekolüne sahip batılı teorisyenlerin Soğuk Savaş sonrası, İslam karşısında batılı değerleri koruma adına geliştirdikleri bir projedir. Ama unutulmaması gereken durum ‘İslam içi çatışma’ daha Peygamber efendimiz zamanındaMüseylime ile başlamıştır. Dahası Cemel vakası, Kerbela Olayı ve Selahaddin Eyyubi’ye karşı yapılan suikast girişimleri, dış etkenlerle oluşan çatışmalar olmayıp, bugün olduğu gibiMüslüman liderlerin saltanat mücadelesinden ibarettir.

 

Cihad mı?

Başta Kâbe’yi koruma adına Müslüman Türk gençlerini Suudi Arabistan’a, İran’la savaşmaya göndermek İslam içinse cihaddır(!). Peki aklıma takılmışken, daha düne kadar Milli Güvenlik Kurulunda, irtica adına Şeriat, tehdit algılamasında PKK’dan dahi önde liste başıydı ya. Bu durum yalnızca AK Parti iktidar oldu diye ülkeye şeriat mı geldi demek oluyor? Diyelim öyle, bizler Suudi Arabistan’a gittik ve savaş yaptık. Ölmeden geri dönüşümüzde Atatürk Havaalanında muhtemelen bizleri askeri personel karşılar ve aşırı yanlısı terörist olarak tutuklardı. Çünkü ülkede çoktan darbe yapılmış. Yada AK Parti hükümetinin post-demokratik olarak iktidardan uzaklaştırılmış olmayacağının garantisini verebilecek var mı? Üstelik Anayasamızın ve kanunlarımızın, cihadı ve mücahidi kabul etmeyeceği de işin cabası.

 

Ne Yapmalıyız?

Arap-İran yada Suud-İran gerilimi Türkiye için büyük çıkarlar ve stratejik fırsatlar sunmaktadır. Çünkü Suud yönetimi ve Körfez ülkeleri, İran tehdidini hissettikleri sürece İran’ın bölgedeki ekolüne karşı somut çözümlere ve tarihi birikime sahip tek güç Türkiye’ye yakınlaşacaklar. Bu yakınlaşma ekonomik yakınlaşmayla birlikte siyasi olarak kendini kısa sürede gösterecektir. Diğer bir önemli nokta; en son isteyecekleri, AK Parti iktidarın bütün coğrafyaya rol model başarısını görmek ve bu durumun meydana gelmesini engelleme üzerine plan kuranların, Gezi Parkı gibi anti-demokratik hareketlere verdikleri destek kırılacaktır. Çünkü Mısır, Tunus ve Yemen’de Arap baharını sabote eden Emirlikler ve Krallıkların bir anda Suriye’de bahar sevici olmaları kesinlikle İran paranoyasından kaynaklanmaktadır. İslam coğrafyasında denge arayanların Türkiye-İran faktörünü isteyerek ya da istemeyerek kabul ettikleri gizlenemez bir gerçektir. İran’ın tehdidi ve yayılması güneyde ne kadar etkili olursa, kuzeyde Türkiye’nin hareket alanı genişleyecektir. Yani İran ve Türkiye’nin etkinliği doğru orantılıdır. O nedenle bırakalım fars ateşi Körfezi yaksın ve bırakalım İran tankları Kâbe’ye girsin.

Sonuç. Bu ülkedeki inançlı insanların ve Cumhurbaşkanımızın sistem tarafından tehdit olarak görülüyor olması aleni bir durumdur. Peki, Cumhurbaşkanımıza son günlerde sıkça yaptırılan, İngiltere’nin AB içinde kalacağı gibi öngörü hataları yabana atılır bir durum mudur? Liderliğini karizmatiklik ve kutsiyet üzerine inşa eden biri için hiç de basite alınacak durum değildir. Cumhurbaşkanımızın ‘inlerine gireceğiz’ dediği yapı, beyinlerimize sirayet edip kararlarımızı etkileyebiliyorsa bunu nasıl çözeceğiz?

 

 

 

 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

yukarı çık