• 26 Ekim 2016, Çarşamba 15:39
FatihGÖK

Fatih GÖK

Doğu’nun Şövalyeleri ve Misak-i Milli

Barzaniler, Selahaddin Eyyubi’den sonra Kürt kimliği ile özdeşleşmiş en popüler Kürt ailesidir. Bu ün Molla Mustafa Barzani ile başlar. Mustafa Barzani, 1905’te ağabeyinin, zamanın popüler siyasi eylemi sonucu Osmanlı’ya karşı giriştiği mücadelede annesiyle birlikte hapse düşer. 1931’de Bağdat merkezi yönetim ordusunu kovmayı başaran ağabeyi Şeyh Ahmet’in yanında savaşır. O yıllarda Irak Hükümeti, Kürtlere karşı bariz üstünlük kurmayı İngiliz Hava Kuvvetleri yardımı olmadan başaramıyordu. Yenilgilerle geçen ömrünün on bir yılını sürgünde geçiren Molla Mustafa, halkıyla birlikte birçok toplumdan etkilenmesinden diplomasiyi de iyi öğrendiğini söyleyebiliriz. Kürtlerin  –Doğu’nun Şövalyeleri- diğer toplumlardan üstün özellikleri, iklime çabuk adapte olup coğrafyayı iyi kullanmalarıdır. İkinci Dünya savaşında İran topraklarında kurulan Mahabad Kürt Cumhuriyeti’nin Savunma Bakanı olan Molla Mustafa, Sovyetler‘in çekilmesiyle yanındaki savaşçılarla Sovyetler Birliğine kaçar ve mücadelesini orada sürdürmeye devam eder. Barzani ailesi ve Kürt hareketinin kırılma noktalarından biri de 1960’lı yıllarda -Irak Ordusuyla savaştığı sırada- Celal Talabani’yle de savaşmak zorunda kalmalarıdır. Molla Mustafa’nın ‘caş’ (eşek) dediği Talabani, entelektüel görünümlü tam bir konjonktür adamıdır. Öyle ki, Kürt hareketi ne zaman alevlense, alevin ısısından ve ışığından en çok Talabani yararlanmıştır. Rafsancani’nin ‘siyasi fahişe’ dediği Talabani’nin Kürdistan Yurtseverler Birliği, 2002’ye kadar Kürtlere iç savaş yaşatmıştır.

 

Ütopya

II. Abdülhamid’in tahtan indirilmesiyle ülkeyi yönetenlerin vizyonsuzluğu her durumda anlaşıldığı gibi, Kürt hareketi siyasetimiz de tam bir cahillik örneğidir. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan yönetimine kadar topal ördek siyasetiyle, Kürt politikası geliştirmeye çalışıyorduk. Özellikle Mondros Ateşkesinden önce kaybettiğimiz topraklar yetmezmiş gibi, Mondros’tan sonra savaşın bittiği anlamına gelen ateşkesten sonra İngilizler anlaşmanın 7. maddesine dayanarak, Kasım ayında zengin petrol sahalarına sahip Musul ve çevresini işgale başladılar. Bizim Misak-i Milli o sıralar savunulan ve kabul görülen bir haktı. Ama ne hikmettir ki, İstanbul hükümeti kendine muhatap bulamazken, Ankara hükümeti sadece güç kazanma peşinde ve tamamı siyasi nutukları aşmayan konuşmalarla konuyu yürütme peşindeydiler.

Mustafa Kemal’in Millet Meclisi açılışından sonra 1 Mayıs 1920’de yaptığı konuşmasındaki şu sözlerine kulak verelim.

“Efendiler, meselenin bir daha tekerrür etmemesi ricasıyla bir iki noktayı arz etmek istiyorum. Burada maksat olan ve Meclis analizi teşkil eden zevat yalnız Türk değildir, yalnız Çerkez değildir, yalnız Kürt değildir. Fakat mürekkep anasır-ı İslamiyedir, samimi bir mecmuadır…  Hudud-u millimiz İskenderun’un cenubundan geçer, şarka doğru uzanarak Musul’u, Süleymaniye’yi, Kerkük’ü ihtiva eder. İşte hudud-u millimiz budur dedik.”

Aslında sorgulanması gereken o tarihte kaç tane Atatürk yaşadığıdır. Çünkü bu konuşmayı yapan, Mudanya Ateşkesini bahane ederek konuyu Lozan’a taşımak istemiş(!) Türkiye Cumhuriyeti devletinde yeterince güçlendiğini anlayınca 5 Haziran 1926’da Türkiye, İngiltere ve Irak arasında Ankara’da imzalanan Sınır ve İyi Komşuluk İlişkileri Anlaşmasını imzalamış ve bu anlaşmaya göre; Musul Irak’a bırakılacak ve Türkiye 25 yıl Irak petrollerinin %10’nu alacaktır. Daha sonra varılan anlaşmayla Türkiye, 500.000 İngiliz Poundu karşılığında önceki maddeden vazgeçti. Türkiye Cumhuriyeti, Kürdistan’ı kendi sınırları dışında bırakmakla kalmadığı gibi Irak ve Suriye’nin toprak bütünlüğü Kürt hareketi paranoyası -Hindistan kutsal ineği gibi- ulusal güvenliğimiz nedeniyle kırmızı çizgimiz olup buradaki herhangi bir oluşum bizim için ‘’casus belli’’ (savaş nedeni) olarak deklare edildi. Bizim bir zamanlar vatandaşımız olan Kürtlere İngilizlerin, yaptığı gizli plebisitte de Irak sınırlarında değil, %90 civarında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak yaşamak isteyen bu insanlara sahip çıkmak bir yana, 1960’larda Irak ordusuna yardım edip Hava Kuvvetlerimiz birçok operasyonda kullanılarak bu insanları bombalamıştır. 80 ihtilaliyle bir Kürt hareketi olan PKK terör örgütünün silahlı mücadeleye başlamasıyla, Kürt hareketi bizim için evrimleşmiş Sevr Sendromu olmuştur. Kürtleri jeostratejik planlarımızdan çıkardığımız yetmezmiş gibi, ölçek küçülterek Kürtleri düşman kategorisinde değerlendirmek büyük hatalarımızdandır. Halk nezdinde geçerli olan Kuzey Irak’la entegrasyon ideali, bürokratik kesimde ütopya, siyasette hamasetten ibaretti. Uzun yıllar sonra ilk kez İran-Irak savaşında İran’ın savaşta üstünlüğü sağlayıp Irak’ı parçalamanın eşiğine getirmesiyle; Türkiye, 1986’da ABD ve İran’a resmi bir notayla başvuruda bulunarak Irak’ın dağılması durumunda Musul ve Kerkük’ü talep edeceğini bildirdi. Ama bilmemiz gereken önemli açmazlarımızdan biri, Osmanlı’dan sonra Türkiye Cumhuriyeti sosyolojik taban oluşturup doğru strateji geliştirmeden başta Musul-Kerkük olmak üzere bizim için hayati çıkar taşıyan alanlarla kolay kolay entegre olamaz. Çünkü bizler yüz yıldır bu topraklara sırtımızı dönüp onlardan olmayı Batılılaşma sürecinde eksiklik saydık.

 

Musul- Başika Meselesi

Son günlerde medyanın gündemini, Türk askerinin Başika kampındaki durumu ve Irak hükümeti ile bizim hükümetimiz arasında yaşanan bilgi kirliliği ve atışmalar oluşturmaktadır. İran eksenli hareket eden İbadi, Türkiye’nin Başika’dan ivedilikle çekilmesini isterken, Türkiye ise “Buraya bizi eğitim amaçlı siz davet ettiniz” demektedir. Tanık olduğum hemen her makale gördüğüm her siyasetçi bu durumdan ABD’yi sorumlu tutarak sözde ABD’nin de bizim Irak’ta olmamızı istemediği yönde bir kanaat oluşturulmak istenmektedir. Bir konunun iyi bilinmesi gerekiyorsa o da bu bölgede ABD, Türkiye’ye rağmen hareket yapmaz. Yani Türkiye istemiyorsa bir şekilde ikna edilir. Ama bölgede ABD istemezse Türkiye hareket yapamaz. Yani değil Başika’ya yerleşmek ABD istemeden Türkiye Cumhuriyeti Ordusu sınır dışına Irak yönünde bir adım dahi atamaz. Acı da olsa atamaz. Şu iki sorunun cevabını doğru tahmin edersek buradaki stratejiyi anlamışız demektir.

Bir: ABD neden Türkiye’nin Başika’ya yerleşip pro-aktif olmasını ister?

İki: Adalar Denizi’nde Bizans’ın sıkıştırıldığı dönemde Bizans tahtı için mücadele eden Kantakuzen, Orhan Bey’den yardım istedi. Onun bu isteği Osmanlı Devleti’nin Rumeli’ye geçişini kolaylaştırdı. Orhan Bey’in oğlu Süleyman Paşa Komutasındaki kuvvetlerin yardımıyla Kantakuzen Bizans İmparatoru oldu. Bizans İmparatoru Kantakuzen, Balkanlarda çıkan ayaklanmaların bastırılmasında Sırp ve Bulgarlara karşı mücadelesinde Orhan Bey’den tekrar yardım istedi. Bu yardımlar karşılığında Rumeli’deki Çimpe Kalesini Osmanlıya verdi (1353). Çimpe Kalesi bundan sonra Osmanlının Rumeli’deki fetihlerinde Üs olarak kullanıldı. Peki, tam yüz yıl sonra (1453) Doğu Roma’nın yıkılışına neden olan bu strateji, Kantakuzen’i ülkesini yıkan hain mi yapar yoksa bitmiş bir imparatorluğu yüz yıl daha yaşatan kahraman mı?

 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

yukarı çık