• 12 Haziran 2017, Pazartesi 11:41
FatihGÖK

Fatih GÖK

Türk-İran ve Suudi Arabistan Arasında Ortadoğu

Bugüne kadar Ortadoğu, hep üç ayak üzerinde reaksiyon göstermiştir.

Bir: Bağdat’tan başlayıp Horasan’a kadar uzanır, genelde Şia –İran-  etkisindedir.

İki: Mısır’dan başlayıp Kuzey Afrika boyunca uzanan, Mağrip eksene, Sünni alanda denilebilinir. 12.yy’da Selahaddin Eyyubi’ye kadar –kısa bir süreliğine- Şia kontrolünde kalmıştır. Tarih boyunca Sünni olarak anılmış olmasına rağmen,bu alan aynı zamanda–İslam içi-stabil olamayan bölgedir. Bir Mezhep içinde farklı gurupların çıktığı –Suudi-  Selefi- Vahhabi ekseni olarak tanımlamak gerçekte daha doğrudur.

Üç: Şam’dan başlayıp İstanbul’a uzanan Sünni –Türk- eksendir.

Bilinen bu üç ayak, Büyük İskender, Asr-ı saadet yılları ve Osmanlı ile birlikte üç kez tek bir otorite tarafından yönetilmiştir. Osmanlı’nın çöküşüyle birlikte bir medeniyeti ayakta tutan Ortadoğu’nun güç merkezleri; farklı medeniyetler ve ülkeler için tehdit merkezlerine dönüştürülmüştür.

Özelde İslam’ı, temelde bütün bir Dünya’yı etkileyen son Katar krizini üç eksen üzerine değerlendireceğim.

İran’ın Yapacakları

İran, Tarih boyunca Şia mezhebini kültürünü korumak için, İslam’a karşı Şia'yı kalkan olarak seçti. Şia’ya, İslam’a karşı Pers-Sasani duruşudur dememiz yerinde olacaktır. Ama Mollalar, hiçbir zaman bugün olduğu kadar yönetimde etkili değildi. Nasıl olduysa modern devlet yönetimlerinin etkili olduğu çağda 1979’da Ayetullah Humeyni, ABD’nin en güvenilir müttefikine karşı İslam devrimi yapı verdi. Dünya sistemini elinde tutan Batı, ‘’İslam içi savaş’’ teorisini gerçekleştirmek için devrime izin verdi. Yıllarca İslam içinde farklılığı temsil eden İran Molla’larına Batı’nın borç ödemesidir devrim.Son yıllarda Arap Bahar’ıyla İran, söylem olarak kendine bağlanan dört Arap ülkesiyle: Lübnan, Irak, Suriye ve beklenilmedik şekilde Yemen’le övünüyordu ki Katar krizi durumun hiçte öyle olmadığını gösterdi. Özellikle Suriye İç Savaşında pervasız tutumu bölgede kendine karşı sadece doğal bir cephe oluşturmadı aynı zamanda Sünni bir karşı duruşun da zemin hazırladı. Batılıların –ABD’nin-, Ortadoğu’da alan açmasını doğru politikalarının sonucu zannetmeleri en büyük hatalarıydı. Çünkü ‘Fırat Kalkanı Harekâtında’ Türkiye’ye en büyük eleştiriyi İran yapmıştı. Katar Krizi’nin hemen başında Türkiye’ye yapacağı ziyareti birçok kez erteleyen İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif, belki Cumhurbaşkanımız Külliye ’ye gelmeden, Külliye ‘ye gelmişti bile.Yani durum o kadar ciddi. İran, başta Suudi Arabistan’la birlikte bütün körfezle savaşı bir şekilde atlatacağını ya da Batılı sponsorları aldatacağını düşünüyordu. Ama son krizle birlikte artık etkileyen değil etkilenendi. İran, yaşanan krizden en zararlı çıkmaya aday ülkesidir, dememiz abartı olmayacaktır.

Suudi Arabistan’ın Yapacakları

Suudilerin başını çektiği Körfez Araplarının, Katar krizindeki hedefleri İran’dır. ABD Başkanı Trump’ın, Riyad ziyareti ve yapılan savunma anlaşmaları göstermektedir ki İran-Suudi savaşının artık kaçınılmaz olduğudur. Başkan Trump ziyareti sonrasında çıkarılan Katar krizi, tamamen algı operasyonudur. Çünkü sanmıyorum ki ABD, Araplardan Katar’a karşı yaptırım istemiştir.ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Mısır’a çağrıda bulunarak Katar’a uygulanan ablukayı hafifletmelerini istedi. Oysaki ABD, istese Katar yönetimini bir gecede başka ülkelere dahi ihtiyaç duymadan, bizzat Katar’da bulunan askerleriyle değiştirecek pozisyona sahiptir. İran’ın bilmediği, Körfez Ülkelerinin kendisi gibi diplomasiyi iyi kullanamadıklarıdır. Yani İran ‘Soğuk Savaş’ isteyebilir. Ama Araplar diplomatik savaşı bilmezler, onlar için oligarşiyle tatlandırılmış monarşileri aile demektir ve ülke bekasından önemlidir. Suudiler, İran’la savaşmazsa ‘Bahar’ en kısa sürede kapılarını çalacaktır. Uluslararası sistem, daha çok Müslüman kanı istiyor. Arz-talep meselesi sonuçta.

Türkiye Ne Yapmalı?

Öncelikle ülkemizin başına gelen hemen her operasyon, bazı isteklere karşı duruşundan kaynaklamıştır. Örneğin ne Suudiler, ne de İran gibi bana değmeyen yılan bin yaşasın demedik. Bence en önemli dönüşüm hem iç politikada hem de dış politikada realizme boyun eğmeyen bir liderimizin olmasıdır. Abdullah Gül Bey’in başbakanlığı sırasında Saddam’a gönderdiğimiz arabulucu diplomatlarımızın elleri boş dönmeleri üzerine, Sn. Gül’ün, ‘Günah Bizden gitti’ demesi; acele alınmış bir karardı. Aynı hatayı Suriye politikasında da yaptık. Ama artık dış politikada ipler Cumhurbaşkanımızın elinde olması ve yaptığı açıklamalar gerektiği gibidir. Araplarda kan davası önemli bir olgudur; bunun nedeni bir Arap Atasözünden kaynaklanır: zalim olsun; mağdur olsun kardeşine sahip çık denir.  Peygamber efendimiz (a.s) bir hadisinde bu atasözünü tekrarlar. Sahabeleri, sorarlar zalime de mi sahip çıkacağız? Peygamber efendimiz (a.s) cevap verir:’ zalime yakın olup yapacaklarına engel olmak sahip çıkmaktır’.Günah bizden gitti demekle gitmiyor. Irak’ta ve Suriye’de milyonlarca mülteciyle bunu yaşıyoruz. Savaş olsun barış olsun merkezde olmalıyız. Çünkü diplomasi ve savaş birbirinin ardından gelir ve kesinlikle kopmazlar.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


SON DAKİKA HABERLER

ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

yukarı çık