• 13 Mart 2018, Salı 14:27
Mehmet AĞAR

Mehmet AĞAR

Üçümüz Beraber Sevilebiliriz!

Büyükler kelamlarında hakikati avama anlatmak için temsili çokça kullanır. Dürbün misali uzağa gitmeden, uzağı yakından göstererek bize gerçeği anlatmak isterler. Acizane, onları taklit etmek emelindeyim. Malum her taklit aslını yaşatır. Allah’ın kainatta tecellisi en çok insanda toplanmıştır. Bir bakıma insan ayna gibidir. Cenab-ı Hakk’ın birliği vahdaniyet ve ehadiyet olarak tarif edilir. Vahdaniyet her şeyde bir Allah’ı görmek; Ehadiyet ise bir olan Allah’ın her şeyde ayrı ayrı tecelli etmesidir. İnsanda ayrı ayrı mizaçların olması, ehadiyet sırrına binaendir. Bu durum gayet tabiidir. Kimisi celalli, kimisi hilm, yumuşaklık sahibi, kimi aşırıcı, kimi tefritkar bir karaktere sahip olabiliyor. Ama en güzeli; insanlığın halaskarı Hz. Peygamber’in tavsiye ettiği Sırat-ü Müstakim, yani orta yol üzere olmaktır. Her neyse…

İnancımıza göre nebiler hariç herkes günah işleyebilir hata yapabilir. Kimse kusursuz, la yüs’el ve eleştirilemez değildir. Bundan dolayı çok büyük insanlar dahi olsalar sevdiğimiz insanlar, hata yapmış olabilirler. Çok sevdiğimiz insanlar birbirinin aleyhine geçebilirler; mesela Hz. Ali ve Hz. Aişe validemiz gibi İslam’ın iki rüknü birbirine karşı gelmiş. Bu durumda ne yapacağız?  Büyük alimlerimiz haklı olarak derler ki; sizin her ikisine karşı saygı göstermeniz vazifenizdir. Bu konuları deşmenin bir manası da yoktur. Her ikisi de insan olmanın icabı olarak farklı düşünmüş ve farklı davranmış olabilirler. Bediüzzaman Said Nursi’nin bir mektubundaki şu ifadeler düşündürücüdür: Gaybı Allah’tan başka kimse bilmez sırrıyla, ehl-i velâyet, gaybî olan şeyleri, bildirilmezse bilmezler. En büyük bir velî dahi, hasmının hakikî halini bilmedikleri için, haksız olarak mübareze etmesini Aşere-i Mübeşşerenin mabeynindeki muharebe gösteriyor. Demek, iki veli, iki ehl-i hakikat birbirini inkâr etmekle makamlarından sukut etmezler.” Yani üstadın beyanı ile iki büyük zat, birbirinin kalbinin içindekini bilmediklerinden dolayı karşı karşıya gelseler bile bize düşen, onları eleştirmek ve yermek değil; her ikisini de sevmek ve her ikisine de saygı duymaktır. Önemli olan onların muhabbetiyle ayrışmak değil; birleşmektir. Pekiyi, bu hakikat sadece Asr-ı Saadet için mi geçerlidir?

Günümüzde yakın tarihimiz üzerinden bir tartışma gittikçe artmakta ve çirkefleşmektedir. Sultan II. Abdülahmid’i yıllarca kötüleyen zihniyet onun düşmanlarına methiyeler dizerdi. Bu yanlıştı, düzeldi çok şükür. Ancak şimdi de Ahmet Şimşirgil gibi kimi insanlar; güya Abdülhamid muhabbetinden dolayı kim Abdülhamid ile ters düşmüşse, onları hain ilan ediyor. Bu durum da, birincisi gibi çok yanlış bir davranıştır. Yani şehid-i namdar kahraman Enver Paşa, zamanında Abdülhamid aleyhinde diye hain mi oluyor? Vicdanı olan bunu kabul eder mi? Hata yapmıştır, yanlış yapmıştır diyebilirsiniz. Ancak şehidi vatan, millet ve din düşmanı göstermek kimin haddine!!! Pekiyi, Ulu Hakan Sultan Abdülhamid Han saltanat ve hilafet makamında oturduğu zaman hiç hata yapmamış mıdır? Bunu kabul etmek zor gelebilir bazılarına. Çünkü onlar hayali, kusursuz bir Abdülhamid’i hayali olarak seviyorlar. Ancak hakiki muhabbet, kişinin hatalarının varlığını kabul etmekle beraber onu gerçekten sevebilmektir. Evet doğrudur: Milli Şairimiz merhum Mehmet Akif Ersoy, Abdülhamid muhalifi idi. Ona vatan haini yaftasını yapıştıranlar, İstiklal Marşından da mı utanmazlar? Halil Kut Paşa, Abdülhamid muhalifi idi; ama Kut’ta Müslümanların izzetini yükselten, İngiliz’i perişan eden bir kahramandı. Listeyi uzatmanın anlamı yok. Mesele anlaşılmıştır sanırım. Kimi yazarlarımız yazılarında TRT’nin Mehmetçik Kut-ul Ammare ile Payitaht Abdülhamid dizilerini müstehzi edayla, ironi olarak algılıyorlar. Bu anlayış bozuk ve zehirlemekten zevk alan akreplerin karakteridir. Yukarıda yazdığım gibi tarihi değerlerimiz, bizi ayrıştıran değil birleştiren unsur olmalıdır. Bunu yapacak olanda aklı başında kalbi yerinde yazarlarımız, tarihçilerimiz ve araştırmacılarımızdır. Yazımı bir film sahnesi ile bitirmek istiyorum: Delikanlı bir kızı çok sevmiştir. Kız da oğlanı. Allah’ın takdiri kız hayatını kaybeder. Gel zaman git zaman delikanlının gönlü başka bir kıza kayar. Ancak ölen sevgilisine ihanet olacak diye duygularını bastırır. Öyle bir an gelir ki,  delikanlı dayanamaz ve ölen sevgilisinin mezarına gider. İki ateş arasında kalmıştır. Ona olan sevgisini anlatır mezarın başında. Sonra diğer kıza olan muhabbetini de söyler. Çok mahcuptur. Konuşmasının sonunda ağlayarak şunu sorar ölen sevgilisine: Üçümüz de beraber sevilemez miyiz?

Ben de aynı soruyu soruyorum. Arife denizi anlatmak için damladan bahsetmek kafidir. Kalın sağlıcakla, muhabbetle…


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


SON DAKİKA HABERLER

telekom site alt
yukarı çık