• 01 Şubat 2018, Perşembe 12:13
ErdemKOÇOĞLU

Erdem KOÇOĞLU

Afrin Operasyonu - 1

Suriye İç savaşı 15 Mart'ta 7. yılını geride bırakmış olacak. Bu süreç içinde en az 500 bin insan hayatını kaybetti, yüz binlerce insan yaralı ve sakat kaldı, 6,5 milyonun üstünde insan da yerlerini yurtlarını terk ederek mülteci durumuna düştü. Ülkelerinden kaçarken denizlerde cesetleri kıyıya vuran insanlar bu rakamların dışındadır. Diğer taraftan, daha "dün" diyecek kadar "bizim" olan ve Osmanlı-İslam Medeniyeti'nin izlerini taşıyan şehirler yerle bir edildi.

Türkiye, sürecin başından itibaren, hep Suriye'nin toprak bütünlüğünün yanında; her gün daha ağırlaşan insani duruma dikkat çekmeye çalışan ve başta kasap Esed olmak üzere, bütün muhataplarını konunun hassasiyeti üzerinde sorumluluk almaya davet etti. Sorun büyüdükçe ve insani trajedi derinleştikçe Türkiye her gün biraz daha, biraz daha taşın altına elini koymaya başladı. Öyle bir noktaya gelindi ki, özellikle insani boyutu ile, başında Türkiye'ye her türlü vaatte bulunan müttefiklerinin duyarsızlığı, hatta lakaytlığına rağmen; Suriye'de oluşan siyasi, vicdani ve ekonomik yükü tek başına üstlenmeye başladı: Yaklaşık 3,5 milyon Suriyeli mülteciyi misafir etti. Hem de, bugün Suriye'ye çöreklenmiş, "parçalanmış bir Suriye'den ne koparırız" derdine düşmüş küresel emperyalistlerin hiç bir desteğini almadan yaptı bunu.

Türkiye, süreç içinde bu yükü sırtlanırken iki önemli şey daha yaptı: Birincisi, mülteci durumuna düşmüş, ölümden kaçmış Suriyelilerin etnisitesine, dinine, mezhebine bakmadan; inancının ve tarihinin kendisine yüklediği misyonla: Tamamen insani, İslami ve vicdani hassasiyetlerle yaptı bütün bunları. Uluslararası hukuk Türkiye'ye böyle bir şart koşmuyordu. Bunun tarih önünde not edilmesi gerekiyor. Çünkü modern çağda yaşanmayan-yaşanmayacak bir özelliktir bu: Konjonktürü değil, insanı ve vicdanı öncelemek. Kanımca, bu tek başına ülkemizin, Türkiye'nin hanesine yazılacak ve tarih boyunca "iyiliğe" örnek olarak gösterilecek bir kadirşinaslık ve erdemliliktir.

Fakat, Türkiye başından itibaren konunun insani ve vicdani boyutuna vurgu yaparken, muhataplarını bu yönde hareketlendirmeye çalışırken; muhatapları ise bu kaotik ortamdan pay kapmanın hesaplarına çoktan başlamışlardı bile. Ne kasap Esed yüz binlerce insan ölmesin diye koltuğunu bırakmaya niyetliydi, ne Esed'in arkasında mezhep faşizanlığı yapan İran'ın, ne bölgede ABD'ye karşı güç yarışı içinde olan Rusya'nın umurundaydı işin insani, vicdani boyutu ile Suriye'nin toprak bütünlüğü. Esed'ın arkasında duran ve esasen emperyal amaçlar taşıyan Rusya ve İran'da durum böyleydi de, güya Esad'ın karşısında olduğunu söyleyen "Müttefik Güçler" de durum farklımıydı? Kesinlikle hayır...

ABD, sürecin başından itibaren Suriye üzerinden farklı emellerin peşinde oldu: Birincisi, Esad giderse yerine kimin geleceğini hesaplıyordu. Zira Rusya'nın yanında ve kontrolünde olan Esad giderse; gelecek kişinin ne İslamcı kimliği olmalıydı, ne de Rusya'nın yanında olmalıydı. Hal böyle olunca ve Rusya, İran'la birlikte katı bir şekilde Esed'in yanında durdukça bu değişimin gerçekleşmesi sonuçsuz kaldı. İkincisi ve esas ABD'nin bölgeye gelmesini sağlayan etmen ise; Yahudilere "Vaat edilmiş toprakların" hayata geçirilmesi projesini gerçekleştirmektir. Bunun için de en kullanılmaya müsait kimlik "Kürt Kimliği"dir. Zira, Ulus-devletlerin inşaa edilmesiyle birlikte, dört ülkeye bölünmüş ve devlet kuramamış (ya da bilerek kurdurulmamış) Ulusalcı-Kürtçü Kürtlerin, bu emele hizmet etmeye en namzet topluluk olduğunu bilmek kehanet gerektiren bir durum değildir.

ABD, bu hamle için de; tıpkı "Esad sonrası Suriye'de kontrol kimde olacak" zihni tartışması gibi, "hangi Kürtlerle" yol alacığının da kararını çoktan vermişti: Başta ABD-AB olmak üzere, bütün emperyal güçler için en uygun aday; Dinle, İslam'la ve Müslümanlarla bütün bağını koparmış, Kürdistan devletini kurmak dışında bir düşü olmayan Ulusalcı-Kürtçü PKK ve onun Suriye'deki uzantıları olan PYD/YPG ile olacaktır. Bu yakınlaşma her iki taraf için çok anlaşılır bir durumdur. Böylece küresel güçler hem "Arz-ı Mev’ud"u gerçekleştirmek için alan kazanmış olacaklar, hem Türkiye'nin İslam Dünyası ile fiziki bağını kesmiş olacaklar, hem de PKK/PYD/YPG düşledikleri devlete kavuşmuş olacaklardır. Burada altı çizilmesi gereken detay şudur: Bu kombinasyonda da net olarak anlaşıldığı gibi, Kürdistan Devleti'ni ABD kurmuş olacaktır. Peki, ABD'nin kurmuş olduğu devletin adı güya Kürtleri temsil eden "Kürdistan" olsa bile kimin olmuş olur? Tabii ki devleti kim kuruyorsa fiiliyatta devletin sahibi de o olacaktır. Yani, Kürdistan'ın gerçek sahibi ABD olacaktır.

Bu arada, yine ABD'nin vaatlerine inanmış ve esasen PKK ile Kürdistan'ı kurma yarışında olan, bunun hayallerini kuran Barzani operasyonu devreye sokuldu. Barzani'nin "Bağımsızlık Referandumu" kelimenin tam anlamıyla ABD'nin bir taşla bir kaç kuşu götürme operasyonuydu ve en ufak bir sapma yaşanmadan başarıyla hayata geçirilerek hedefe yaklaşıldı. Birincisi, ABD Barzani'ye böyle bir vaatte bulunarak, Barzani'yi tasfiye etmek ve bütün Ulusalcı-Kürtlerin tek temsilcisi olarak PKK ve türevleri olması sağlandı. İkincisi, Ulusalcı-Kürtlere şu mesaj verildi: "Devlet demokrasiyle kurulamaz, şiddet ve savaşla başarılabilir, bu yol PKK'nın yoludur, temsilcisi de PKK'dır" denildi. Üçüncüsü, Muhafazakar-Demokrat bir parti olarak yola çıkmış ve Ulusalcı-Kürtler dışında kalan bütün muhafazakar Kürtleri konsolide eden AK Parti ve Sayın Recep Tayyib Erdoğan'ı bu kesimin gözündeki prestijini sarsmak, güvenilirliğini tartışılır kılmaktı. Zira, Türkiye'de tartışma zeminini ne yazık ki kaybetmiş bir meseleye Sayın Cumhurbaşkanı'na kamuoyunun yapacağı baskı ile bu başarılabilir diye hesap yapıldı. Sayın Cumhurbaşkanına karşı bu tuzak 6-7 Ekim Olayları ile Selahattin Demirtaş'ın üzerinden denendi. Ve kısmen başarılı olduklarını ne yazık ki 7 Haziran'da gördük. Şükürler olsun ki Sayın Cumhurbaşkanı bu oyuna gelmedi ve Kürtleri bağrına basarak Kuzey Irak'ta yaşanan oyun ile Kürtleri birbirinden tamamen ayırdı.

Bugün yaşadığımız ve Mehmetçiğimizin destan yazarak icra ettiği Zeytin Dalı Harekatı'nın neyi ifade ettiğini, Afrin Operasyonu'nun niçin yapıldığını, daha doğru bir ifade ile, neden yapılmak zorunda olduğumuzu anlamak için süreci iyi anlamak, atılan adımları iyi tahlil etmek zorundayız.

ABD, bir taraftan Barzani Operasyonu ile PKK/PYD/YPG'ye kan verirken, diğer taraftan da 5 bin tır, 2 bin uçak silah vererek emellerine hazır hale getirmeye çalışıyordu. Hem birinci amaç olan Barzani bertaraf edilmiş, hem de birçok devlette bile olmayan silahlı bir ordu kurarak adımlarını sıklaştırmaya devam ediyordu ABD.

Türkiye, Barış Süreci'nde olduğu gibi; bütün iyi niyetini göstererek, daha sürecin başından itibaren bir Güvenlikli Bölge tesis etme teklifini kabul ettiremedi. Bu konuda da ABD, her zaman ve herkese karşı yaptığı gibi, "müttefiklikten" kaynaklanan ve NATO'nun üyesi olarak Türkiye'ye karşı sorumluluklarını yerine getirmediği gibi; hep gerçek gündeminin, ajandasında taşıdığı gerçek planlarını hayata geçirmekle geçirdi zamanı.

Gelinen nokta da, Türkiye'nin kendi güvenliğini korumak gerekçesi ile yapılması gerekeni yapmak dışında bir seçenek kalmamıştı. Türkiye'de çok haklı olarak bunu yapmaya karar verdi.

Şimdilik bu kadarıyla iktifa edelim. Bir sonraki yazımızda kaldığımız yerden devam edeceğiz.

Kalbi muhabbetlerimle...


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


SON DAKİKA HABERLER

yukarı çık