• 27 Ekim 2018, Cumartesi 9:54
FatihGÖK

Fatih GÖK

Amerika’nın Avrasya Fobiyasında Türkiye’nin Yeri

Son günlerde Türkiye’yi ilgilendiren Amerikan kaynaklı siyasi ve ekonomik krizlerin ve Amerikan tahrikleriyle çıkarıldığı düşünülen küresel ekonomik savaşların içyüzünü bu yazıyla kısmen anlamaya çalışalım.

Amerika ne yapmaya çalışıyor?

Bir ülkenin ya da bir ulusun dünyası, jeopolitik durumlarda uygulayacağı jeostratejik yaklaşımlarla oluşturduğu güvenlik algısıdır. ABD’nin güvenlik kaygısı kıta gücü olup yalnızca kendi kıyılarını korumaya yönelikti. Bütün bu algılara rağmen ABD, bir anda kendi hiç istemediği küresel problemler yumağında buluverdi…

Amerika’nın ilk küresel mücadelesi 1898 yılında İspanyollara karşı kazandığı deniz savaşıdır.

İkinci müdahalesi, I. Dünya Savaşına katılmasıdır. I. Dünya Savaşı Amerikan müdahalesine kadar kazananı belli olmayan bir savaştı. Bana göre etkisini bir yana bırakırsak I. Dünya savaşı bir Avrupa iç savaşıdır.

Bu savaşın sonunda ABD yalnızca siyasi bir güce dönüşmekle kalmadı aynı zamanda İngilizlerin Amerika’daki rezerv tuttukları altınları çağırmasıyla; ekonomik rollerin de değiştiğini hiç kimsenin anlayamayacağı bir sürece girdi ve bu süreç, İngiliz Sterlininin yerine geçecek Amerikan dolarına küresel oyuncu olmanın yolunu açtı…

Ancak Amerika küresel meselelerle ilgilenmek istemeyerek, kendini mutlu eden soyutlanma ve idealizmin birleşiminden oluşan inzivasına geri döndü.

Avrupa + Asya = Avrasya mı?

Dünya’nın jeopolitik güç merkezi Avrasya’dır. Geçmiş olan bin yılın yarısında Avrasya devletleri küresel hakimiyet için, hiç ara vermeden birbirleriyle mücadele etmişlerdir. II. Dünya savaşından sonra bilindiği üzere tarihe göre ilk defa Avrasyalı olmayan bir devlet tek küresel güç olmuştur.

II. Dünya savaşı, en büyük jeopolitik hediyeyi yani Avrasya’yı ABD’ye verdi.

Oysaki en azılı iki düşman Hitler ve Stalin II. Dünya savaşının hemen arifesinde yaptıkları gizli anlaşmayı, ABD’yi Avrasya’dan uzaklaştırmak üzerine kurgulamışlardı.

Avrasya demek, dünya nüfusunun yaklaşık %75’i, fiziksel zenginliklerin çoğu, dünya GSMH’sinin %60’ı, dünyanın bilinen enerji kaynaklarının dörtte üçü, Amerika’dan sonra ekonomik güç ve silahlanma yarışında en büyük ilk altı devlet demektir. Onlarca farklı din, kültür ve de dilden bahsetmeye gerek bile yok.

II. Dünya savaşından sonra, dünya iki küresel güce ayrıldığında ve soğuk savaş sürecinde, Çin-Rus ittifakı Avrasya’nın büyük kısmını kontrol etmesine rağmen Kuzey Amerika, Avrasya’nın en batısını ve en doğusunu kontrolüne almıştı ki bu durum da ABD’yi Pasifik ve Atlantik’te karşı konulamaz bir güce dönüştürmüştür. Denizlerdeki hakimiyeti İngilizlerin ‘’Dalgalarla Savaşan’’ imajından çok öteydi. Çünkü İngilizler ne kadar geniş alanı kontrol ederlerse etsinler Avrupa ana karasında hakim konuma hiçbir zaman ulaşamadılar. Sadece Fransa – Almaya arasında denge siyasetiyle durumu idare etmeye çalıştılar. Oysa ki, İngilizlerin küresel hakimiyetine son verenler yine Avrupalı devletler olmuştur. Amerika için durum hakim olduğu her alanda en az iki stratejik yolu kullanılarak sürdürülmüştür.

Bir: hakim olduğu alanda askeri olarak tam hakimiyet.

İki: hakim olduğu alanda bölgesel dengeleyiciler oluşturmak.

Bizim ülkemizdeki durumda ekonomik ve kültürel etkenleri bir kenara bırakırsak, ABD ile en temel bağ ve hakimiyet alanı İncirlik üssü ve NATO üyeliğidir. Bunların yanı sıra dengeleyici bir rolü bulunan Türkiye’nin, bir gün batıda kontrol kaybedilirse ABD’ye karşı oluşacak Avrupa’ya karşı enerji yataklarına ulaşımda tampon oluşturmak gibi bir gaye söz konusu. Ayrıca Doğu Asya’dan gelebilecek bir gücün İslam topraklarına ulaşımını engellemek gibi bir misyonun ortada olduğu aşikar.

ABD’nin denge siyaseti her zaman etkin olmuştur. Örneğin 1905 Rus-Japon savaşlarında Japonları desteklemiş ama savaş sonucunda Japonları dengeleyecek Çin’i ileri sürmüştür. Avrupa içinde de Fransızlara karşı Almanları dengeleyici olarak tutmaktadır. Gayet alışıldık şekilde bunu da her zamanki gibi ekonomik ve siyasi –askeri koruma-  imtiyaz, yani rüşvet şeklinde yapmaktadır.

Avrasya’da, Çin, Hindistan, Rusya, Fransa ve Almanya yeterli jeostratejik gücü bulunup yeterli jeopolitik gücü olmayan ülkelerdir. Diğer yanda yeterli jeopolitik gücü olup da yetersiz jeostratejik ülkeler ise İran ve Türkiye’dir. Bu ülkelerin tek ortak noktası kısmen Fransa-Almanya dışında, bir biriyle bir şekilde rekabet halinde olup bir araya gelmelerinin zor olmasıdır. Oysaki ABD’nin böyle bir problemi hiç olmadı, yakın gelecekte de böyle bir problem emareleri bulunduğu coğrafya itibariyle gözükmemektedir. Yani Avrasya bir birlik için fazla büyüktür diyebiliriz ama o da şimdilik.

Sonuç olarak, Başkan Trump’ın P5+1’in İran’la yapmış olduğu anlaşmayı iptal etmesi ve Kasım ayında İran’a karşı yaptırımları genişletme kararının uygulanması zamanın gelmesi bir yana, başta Çin’le ve AB’yle giriştiği ekonomik savaş girişimi; yeni bir dünya sisteminin habercisidir. Bu süreçte ABD’nin jeopolitik gücünün devamı için Türkiye’nin güçlenmesi jeostratejik hareketine daha uygun düşmektedir. Yoksa kendi küresel gücüne meydan okumanın bir Avrasya gücünden geleceğine emin olduğu halde İran gibi bir devlet için kendi eliyle İran’ı koruma gerekçesiyle oluşacak bir Avrasya bloğuna neden yol açsın? (!) Birçok Avrupa devleti ve Çin’in bu karara karşı çıkıp İran’ın yanında görüntü vermelerine normal bir paradigmayla hiçbir anlam verilemez.

Bence burada bir çok neden olmakla birlikte en önemli iki nedenden biri Dünya’da rezerv para dahil her şeyi değiştirmek. İkincisi ise Türkiye’nin gücüne duyduğu ihtiyaç. Bunu Amerika’nın zaman kazanması için bizim buralara sahip olmamız mantığı ile gerekçelendirebiliriz...

Olaya şöyle bakalım sorunun kaynağı İran değil de AB ile tam üyelik müzakereleri yürüten Türkiye olsaydı AB’yi yanımızda bulabilir miydik ya da Çin’i? Bence hayır…

İyi de ABD’nin bir rahibi bahane edip bize saldırmasına ne demeli diye soruyorsunuzdur bunu ben de kendime soruyorum!

Hatırlarsınız Ecevit’in başbakanlığı sırasında 600 milyon dolar borç para bulamazken, bu gün nasıl olurda yaklaşık 480 milyar dolar gibi bir meblağı sadece dışarıdan bulabiliyoruz, yani bize kim kefil oldu? Tabii ki ABD.

ABD ile sıkıntımızın kaynağı: Bizim ‘’Take Off’’ yapamayış olmamızdır. ABD diyor ki Somali’ye yerleştiniz sesimi çıkarmadım. Katar’a üs kurdunuz destekledim. Irak’a müdahale ettiniz destekledim. Suriye’ye müdahale ettiniz görmezden geldim. PYD’ye vurdunuz geçiştirdim. Kültürünüzü yediniz İran’ı kullandınız Rusya ile iş tuttunuz, dininizi kullandınız hadi bakalım dedik, SİHA ekibinizi yetiştirdim savunma sanayiine milli ve yerli dediniz eyvallah dedik, üstüne üstlük 480 milyar dolar para verdik; Eee şimdi de ekonomik krizimiz mi var dediniz? ABD, yok artık diyor.

Amerika verdiğini almakla meşhurdur. Yani bizi güçlendiremiyorsa; tıpkı Güney Kıbrıs’ta olan ekonomik kriz gibi; bizi de krize sokarak en azından nasıl bir toplumsal infial oluşacak ona bakar. Kısaca kadavramızdan yararlanır- yararlanır ama bir şekilde verdiğini alır.

Şu sorunun cevabını bulalım, suç kimde?


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


SON DAKİKA HABERLER

yukarı çık