• 16 Haziran 2018, Cumartesi 11:31
FatihGÖK

Fatih GÖK

Ne Amerika’yla, Ne de Amerika ’sız!..

Günümüz dünyasının siyasi, ekonomik ve kültürel olarak belirlenmesinde hiçbir ülke, ABD kadar etkin ol(a)mamıştır. Bu nedenle öncelikle bu ülkenin dünya bakışını çok iyi anlamamız bizler için elzemdir.

İzlediği yolun taa başından insanlığın kaderini belirleyecek olması bilincinden hareketle ABD,  imparatorluk kurgusuna karşı duruşunu hiçbir zaman inkar etmemiştir.

ABD, ulusal çıkar vurgusunu yapmadan enteresan bir şekilde kendini süper güç olarak bulmuştur.

İdealist siyasetle; realist siyaseti harmanlayarak özellikle 20. yy’ın başlarından neredeyse bu yüz yılın başlarına kadar, ideal siyaseti jeopolitik konum avantajıyla uygulayabilmiş tek ülkedir de diyebiliriz.

Eski Dünya, Yeni Dünya’yı elde edilecek şan ve zenginlik olarak görürken; ABD, inanç, ifade ve hareket özgürlüğünü geleneğinin ve karakterinin özü kabul eden bir ulus oluşturdu.

Örneğin Thomas Jefferson’a göre Amerika kuruluş aşamasında olan bir büyük güç değil, bir                  ‘’ özgürlük İmparatorluğu’ydu.

İki okyanus arasında oluşu ve sınırsız kaynaklarıyla ABD, sadece kendi halkı için sorumlu değil zorba ve baskıcı Avrupa’ya göre evrensel değerleri savunan bir ahlak imparatorluğunu sağlamak için Tanrı tarafından gönderildiğine inanan başkanlar tarafından yönetilmiş ve kurgulanmış bir devlettir.

Bu inanmışlığı ya da adanmışlığı iki dünya savaşında ve soğuk savaş yıllarındaki önemli krizlere rağmen sürdürmeyi başarabildi.

Günümüzde hemen herkesin duyduğu ABD kaynaklı değişik ülkelerin inanç ve düşünce özgürlüğü alanındaki durumunu gösteren bir notlandırma yapılmaktadır. Çoğu kez bizim yöneticilerimizin bu açıklamalara sert tepki verdiklerine de şahit oluyoruz, tabii notumuz kırık gelirse. İşte ABD bu hakkı geçmişinden alır. Nasıl ki, birinci Dünya Savaşı yıllarında bize dayanak noktası olmuş Wilson ilkelerini referans aldıysak, sistem liderini tanımak da önümüzdeki süreçte izlememiz gereken çizgiyi belirlemede çıkar ya da avantaj sağlayacaktır, tabii daha iyi bir sistem kuramayacaksak.

Amerika’nın Dünya sahnesine çıkışı bir istekten çok bir sorumluluk ya da gereklilik haliydi. Öyle ki, 1905 Japon-Rus savaşlarına müdahil olurken dahi sonra oluşacak dengeye göre hareket etmiş olup daimi ittifaklara inanmamıştır.

Burada iki önemli konuyu belirtmek isterim:

Bir: ABD-Avrupa bakış farkı. ABD, Avrupa’nın içinde bulunduğu her birlikteliğe destek olup olması gereken ve tarihin akışı olarak değerlendirirken; Avrupa, ulaştığı duruma denge ve zoraki birliktelik olarak bakmıştır.

İki: Çin-ABD farkı. Çin, karşılaştığı her problemi kavramsal ve muhafazakâr yani gelenekçi ve çözümsüz ya da gereksiz mücadele olarak okurken; ABD, çözüm odaklı hareket etmiştir.

Amerika’nın referans noktasına her daim yumuşak kültürlü kalabilmeyi hedeflemiş olmasıdır. Her kültürel etkileşimde kendine özgü kalabilmeyi hedef almıştır. Bu yaklaşım bilinci, Dünya’nın Amerika’ya ihtiyacı varken; kendilerinin kimseye ihtiyacı olmadığına dayandırılmıştır. Örneğin Britanya’yla kısa süreli savaş sonucu Amerika’da bir bilinç oluştu: kendi içinde güçlü olup Dünya’yı dışardan izlemek. Topraklarının büyük bölümünü satın alma yolunu seçerek, kendi kültürünün de altyapısının Dünya’nın geri kalanına bağlı olduğu bilinciyle. Bu hiçbir zaman inkar etmediği bir özelliği idi. Gerekmedikçe savaşmadı ama savaştan kaçmadı. İlk deniz aşırı savaşını 1998’de İspanyollara karşı verdi ve bu savaş donanma gücünü oluşturdu.

Avrupa’yla daha yakın olmakla birlikte mevcut durumda sömürgeciliğe karşı çıkarak, diğer ulusların da takdirini kazanmayı bildi.

Günümüzde ABD’yi siyasi olarak değerlendirirken en çok Amerikalı öldürenlerin Avrupalılar olduğu bilinciyle olaylara bakmamız gerekli diye düşünüyorum. Avrupa güç peşinde koşarken ABD özgürlüğü seçti.

Amerikan bilincinin oluşumunda üç başkanın öğretileri her zaman referans olmuştur bunlar: Theodore Roosevelt, Wilson ve Nixon’dır.

Özellikle soğuk savaş yıllarında anlayış bir anda ilkelerden güce doğru kaydı. Çünkü güç ilkelerin uygulama enstrümanıydı. Amerika öylesine güçlendi ki bu kez Roosevelt’in şu sözleri etkili oldu: ‘’kendi çıkarı için harekete geçmeyen ya da geçmek istemeyen bir ulus, başkalarının ona saygı duymasını beklemesin’’.

Savaşlarla geçen yıllar belki Dünya’nın Amerika’nın da farkına varmadığı bir evrimin eşiğinde olmasıydı. Çünkü günümüz dünyasının savaşlarında kazananı olmadığı, kaybedenin biraz fazla kaybettiği ile belirlenmesi özellikle ABD’nin girmiş olduğu son beş savaşta kendini göstermiştir. Bunlar: Kore, Vietnam, Körfez, Afganistan ve Irak Savaşlarıdır. Aslında bu durum sadece ABD ‘ye özgün değildir. Çünkü artık hiçbir savaş kesin zaferlerle tanımlanmıyor. Bunun sonucunda da belirlenmiş hiçbir barış anlaşması hemen hemen yok gibi, yerine geçici ateşkesler yapılıyor ve bu da kesinlikle büyük bir enerji birikimine neden olmaktadır.

Sonuç olarak… Kanada’da yapılan G7 Liderler Zirvesi göstermektedir ki: Amerika/Yanki eve dönüyor. Dünya’nın birçok yerin özellikle marjinalleşmiş gurupların sloganıydı ‘’yankee go home’’ eee, Yanki eve dönüyor dönmesine de dünyanın geri kalanı panik içinde o zaman eve dön diyenlerin maliyeti ve belirsizliği kaldıramayacakları için, şimdi tam tersini istiyorlar yani Amerikan liderliğindeki sistemin devam etmesini.

Amerika’nın taa başından bu yana istediği kendi dışında Pasifik’ten Ortadoğu’ya, Afrika’ya ve Latin Amerika’ya uzanacak güç dengesine Dünya’yı zorlamak. Yoksa ABD, akrebe yardım etmek isterken elini iki kez akrebe sokturan bizim dervişin kaderini istemiyor.

G7 Zirvesi göstermektedir ki, ABD’nin alüminyum ve çeliğe karşı uyguladığı gümrüklerini yükseltmekle başlayan bazıların tanımına göre ekonomik savaş gerçekte siyasi bir duruştur. ABD, Dünya’ya artık ben yokum başının çaresine bak diyor ve ekliyor bu sistem artık gitmez. Ben yenisini buluncaya ve inşa edinceye kadar siz birbirinizi yiyebilirsiniz. Enteresandır, Amerikan duruşuna sözde en büyük alternatif olan Çin, sırf sistemin devamı için Amerika’dan en az 25 milyar dolar ithalat artışı yapacak, diğer devletler de her türlü tavize açıklar.

Eee sormak gerek Haç-Hilal savaşında Haç’ı kim temsil ediyor, bizler boş zamanımızda kime söveceğiz ya da karşılaştığımız her siyasi ve ekonomik krizleri kime faturalandıracağız(!)? Baksanıza adamlar Haç’ı kırdı !..

Bakın bu hiç hazır olmadığımız bir durumdu. Yani bize bir düşman gerekiyor gerekmesine de sanırım bundan sonra havadan ve sudan daha çok ihtiyaç duyduğumuz o mübarek düşmanı kolay kolay bulamayacak gibiyiz.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


SON DAKİKA HABERLER

yukarı çık