• 28 Eylül 2018, Cuma 15:24
FatihGÖK

Fatih GÖK

Sünnilerle Şiilerin Tarihi Irak Kavgası

Bu konuyu yazmadan önce amacım son günlerin popüler konusu Akdeniz üzerindeki devletlerin stratejik hamlelerini yazmaktı. Ama İran’a karşı yapılan terör saldırısı bizim için daha yakın zamanda ilgilenmemizi gerektirecek ulusal tehditlerin bir parçası olması hasbiyle öncelik olmuştur.

Saldırı sonrası İran'dan zehir zemberek açıklama geldi!

İran'ın Ahvaz kentine düzenlenen ve şu ana kadar en az 11 kişinin öldüğü, 30 kişinin de yaralandığı saldırı sonrası Dışişleri Bakanı Cevad Zarif'ten bir açıklama geldi. İran ordusundan yapılan açıklamada ise, oklar ABD, İsrail ve Suudi Arabistan'a çevrildi.

Medyaya düşen haberler tam olarak bu olmasına rağmen, birkaç gün önce Irak’ta, İran için son yılların en büyük kırılmaları yaşandı. Çünkü kırılmayı oluşturan Şiilerdi artık…

Şiilerin düzenlediği gösterileri öncekilerden farklı kılan, Irak milliyetçiliğinin ön planda olmasıydı. Siyasi partiler yerine ellerine sadece Irak bayrakları alan göstericilerin Irak Şiiliği ve milliyetçiliğini benimsemesi, nasıl bir dönüşümün yaşandığını en iyi şekilde açıklıyor sanırım.

İran’ın Irak Konsolosluğu göstericilerce ateşe verildi. Hem de Şiilerin çoğunlukta olduğu Basra’da. Ortadoğu’da her eylemin sonucu sadece başlangıçtır…

 

Kızılbaşlar

Bu konuda biraz tarih ve tarihten günümüze yanlış bilinen bir gerçeği anlatarak konuya girmek istiyorum.

Osmanlıların, Anadolu aşiretlerinden ve beyliklerinden sıyrılarak bir Dünya devletine dönüşmesi gibi doğuda en önemli rakibi Safevilerin de kendine özgün zorlu bir geçmişleri vardı.

Safeviler, Türk ve Kürt kökenliydiler. 13. yüzyıl sonlarında Safevi ailesinin bir üyesi, Kuzeybatı İran’ın Türkçe konuşulan bölgesi Azerbaycan’da bir Sünni-Safevi tarikatı kurdu. Tarikat bölgede çok sayıda aşiret ’ten taraftar buldu ve 15. yüzyıl sonlarına kadar hızla Anadolu’ya ve Suriye’ye yayıldılar. Peki, Osmanlı buna nasıl izin verdi?

Bence, Tarikat şeyhlerinin Kafkas Hıristiyanlarına karşı girişip üstün geldikleri mücadeleler nedeniyleydi. Mücadele İslam’ın ve Türklerin hizmetkârı olduklarını gösteren ve aynı zamanda Safevi kimliğinin yansıtılması anlamına da gelen başlarına sardıkları kırmızı sarık nedeniyle ‘Kızılbaşlar’ olarak adlandırıldılar. Ve yine bence Kızılbaşlık politik olarak: Türk-İslam taraftarı anlamına gelirken Şiilik (Şia), din olarak Ali taraftarı ve devletteki karşılığıyla Aryan-İran noktasına evirilmiştir…

1494’te yedi yaşındaki İsmail, kardeşinin yerine geçtiği tarikat zamanla bir imparatorluğa dönüştü. 1501’de Tebriz şehrini alıp Türk aşiretlerini ezip kendini ‘şah’ ilan etti. Tehdidi gören Osmanlı büyük bir orduyla Şah İsmail’i 1514’te Çaldıranda yendi. Ve doğu Anadolu’da hâkimiyetini pekiştirdi. Burada Osmanlının kullandığı ateşli silahlar dünyadaki diğer bütün devletlerinin silahlarının toplamından fazlaydı. Günümüz Amerika’sına olan benzerliği dikkat çekicidir.

İsmail’in Çaldıran yenilgisine verdiği reaksiyon ise kendisinin bir tarikat liderliğinden bir imparatorluk kurmaya götürecek devrimci bir lidere dönüştürmesidir. Dini değişiklikle, başlangıçta Sünni Safevileri farklı bir kimlikle Şiiliğin din olarak benimsendiği bir ulusa dönüştürdü. Şiiliğin yayılmasını baskılarla ve katliamlarla da olsa sağladı. Bu tarihlerde Bağdat İsmail’in elindeydi. Irak ve Mısır zamanın güçlü devletleri Bizans-Sasanilerin mücadele alanı olduğu gibi, tarihte Osmanlı ve Safevilerin’de mücadele alanına ev sahipliği ediyordu. İlginç olan, uzun süren mücadele yıllarında, özellikle Abbasilerden sonra ta 1940’lı yıllara kadar özellikle bu topraklarda geç bir Arap hâkimiyetini bir Arap etkisini dahi göremezsiniz.

Irak

1508’de İsmail’in Bağdat’ı almasından 4. Sultan Murad’ın 1638’de şehri yeniden almasına kadar, Şii Safevilerle Sünni Osmanlıların Irak topraklarında hiç bitmeyen mücadelesi günümüz çağdaş Dünyasına kadar mezhep sadakatini taşımıştır.

Şah İsmail, Şiiliği imparatorluk halkına zorla kabul ettirmesi sonrasında Irak içinde yer alan Sünnilere ait ibadet haneler yıkıp, yerine Şia simgesini taşıyan ibadethanelere dönüştürdü. Tabii ki, Sünnilerin koruyucusu Osmanlı Devleti bunu kabul edemezdi ve etmedi de. Ayrıca ekonomik nedenler de vardı. Basra Körfezi’ni Safevilere bırakamazlardı; Kanuni Sultan Süleyman 1534’te Irak’ı Osmanlı topraklarına katarak yalnızca İslam’ın en büyük hükümdarı olmakla kalmadı, Sünniliğin Şiiliğe her zaman baskın olmasını da sağlamıştır.

İran’ın Osmanlıya karşı son hamlesi: Şah Abbas, 1624’te Irak’ı işgal edip Sünnilerin çoğunu öldürttü. Osmanlı Bağdat’ı birkaç kez kuşatmışsa da 1638’de 4. Murat’a kadar alamadı.

Bağdat 1. Dünya Savaşı’na kadar Osmanlıların elinde kaldı.

Özellikle Basra Kenti, Hindistan ticareti için hayati noktadaydı. Şiilerin ve Sünnilerin bu topraklara bakışlarında paralellik arz eden nokta mezhepseldir: Osmanlı için Irak, 500 yıllık Osmanlı sultan- halifeliklerini sürdürmek ve evrensel İslam anlayışının temsilcisi Abbasilerin mirasıydı. Şiiler içinse, Şiiliğin en kutsal yerleri, Şii inanışının merkezi olan Necef ve İmam Hüseyin’in şehit edildiği Kerbela’nın bulunduğu ülkeydi. Farklılık arz eden durumsa: Osmanlı, Basra’yı ekonomik olarak görüyor ve kendi tebaasında yer alan farklı etnik yapıdan gelen Sünni Müslümanlara karşı sorumluluk taşıyordu. Görmezden gelinecek Irak, belki de Osmanlı’nın çöküşü demekti. Fakat Safeviler, Irak konusuna sadece ekonomik olarak bakmıyorlardı, ideolojik olarak bakmışlardır. Sonuçta gereksinimi daha fazla olanın hâkim olduğu durum vardı ortada. Çünkü Irak hem Arap’tı hem de çoğunluğu Şiiydi.

Birinci Dünya Savaşından 1979 İran İslam devrimine kadar Irak ilk kez İran yayılmacılığı baskısını yaşamamıştı. Ama devrimden hemen sonra, devrim liderleri ilk hedef olarak Irak’ı belirlemekte tereddüt etmediler.

Sonuç olarak… Başkan Obama’nın isteğiyle İran sözde Uluslararası sisteme kazandırılmak amacıyla P5+1 ülkelerle Nükleer anlaşmaya gitti. Fakat bugün yeni seçilen Trump, yapılan anlaşmadan tek taraflı çekildi ve uzun yıllar süren ve yıllarca sürecek yaptırımların başlamasını sağladı. Dünyanın içinde bulunduğu sarsıntılı süreçte, özellikle ülkemizde ABD’nin izlediği politika değişikliğini Trump’ın küstahlığı olarak değerlendirmek ölümcül bir hatadır.

Uluslararası hukukun temelini oluşturan latince bir cümle vardır:  Pacta Sunt Servanda (Ahde Vefa) uluslararası hukuk kurallarının oluşmasında etkili olan ve devletin anayasasında var olan ve devlete antlaşma yapma yetkisi tanıyan kuraldır. Antlaşmalar hukuku kuralıdır. Bu kuralın bağlayıcı niteliği, iyi niyet ilkesine dayanmaktadır. Çağdaş Dünya’da ve değişen yönetimlerde kendisinden önceki yönetimin imzasına sadık kalması anlamına gelir. Eee ABD’nin sadakati nerde ve biz neden Lozan Anlaşması saçmalığına bağlı kalıyoruz? Bu ilke ihlal edilirse uluslararası sistem çöker…

Tabi ki, ABD’nin bu tutumu başta Sudi Arabistan, Körfez ülkeleri(!) ve İsrail’ce sevinçle karşılandı. Kısa süre içinde İran, parçalara ayrılacak. Sonraki süreçte yine başta Sudiler ve Körfez çökertilecek, bunlar İran operasyonu sonucunda olacak. Çünkü şimdilik finansal ve insan kaynaklarına duyulan ihtiyacı karşılamaları istenilecek. Türkiye ne yapacak diye soracak olursak, artık böyle saçma soru sormayalım derim…                  


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


SON DAKİKA HABERLER

yukarı çık