• 30 Ocak 2019, Çarşamba 10:34
Mehmet AĞAR

Mehmet AĞAR

Kavl-i Leyyin yahut Cedel

İslam düşünce tarihinde durağanlık yok denecek kadar azdır. Her asırda İslam mütefekkirleri, fıkıhçıları, kelamcıları; dini meseleler ve muamelat ile alakalı karşılaşılan güncel problemlere bir çözüm bulmak amacıyla İslami kaynaklardan hüküm çıkarma gayretine düşmüşlerdir. Ayrıca gayr-ı Müslimlerle olan münasebetler ve onların teolojik itirazlarına karşı cevaplarını muhtevi birçok eser, kaleme alınmıştır (Konu ile ilgili İbrahim Kalın’ın “Ben, Öteki ve Ötesi: Doğu – Batı İlişkileri Tarihine Giriş” adlı çalışmasının ilgili bölümlerine bakılabilir). Bütün bunlara ilave olarak, İslam ulemasının kendilerinden önceki yahut çağdaşı eserlere yazdıkları şerh ve haşiyeler veya itiraz ederek kaleme aldıkları reddiyeler de İslam düşünce hayatını bir anlamda zinde tutmuştur.

Erken asırlarda İslami eğitimin merkezi olan medreselerde ise öğrenciler arasında ve ayrıca hocalar beyninde münazara yapılarak düşüncenin ve muhakemenin canlı tutulması hedeflenmiştir. Tabii olarak Müslüman düşünürler arasında bir münazara adabı ve usulü oluşmuştur. Bu adaba göre; münazara yapılırken esas amaç, hakikatin ortaya çıkarılmasıdır. N. Kemal’in aktarımıyla “Müdavele-i efkârdan bârika-i hakikat çıkar.” diye sistemleştirilen bu münazara yöntemi, aynı zamanda Müslüman fikir hayatında özgür düşüncenin de varlığını ve önemini vurgular. Dikkat edilmesi gereken ana ilke, ihlas ışığında doğrunun yani hakikatin meydana çıkarılmasıdır. Uygulama şu şekildedir: Münazara eden iki kişi, iki grup, iki fraksiyon, iki cemaat; adına ne derseniz artık, doğru, hangi tarafın argümanlarından çıkarsa, o cenahın enaniyete, kibre düşmemesi gerekir. Çünkü yeni bir şey öğrenmiyor; doğru bildiği bir şeyi tekrar ve teyit etmiş oluyor sadece. Argümanları yanlış olan rakip ise bilmediği bir hakikati öğrendiğinden dolayı üzülmemesi, hasede kapılmaması; aksine bilmediği bir şeyi öğrendiğinden dolayı sevinmesi ve buna vesile olan rakibine minnettar olması gerekir. Bu esasın terkedildiği tartışmalarda hakikat değil; heva  ve heves konuşur. Tavsiye edilen bu metot; “kavl-i leyyin” metodudur ki Hz. Peygamber’in yolu ve yöntemi budur. Kavl-i leyyin, sözü yumuşak söylemek, muhatabı rencide etmeden tatlı bir dil ile maksadını anlatmaktır. Kur’ani bir ifade ve yöntem olan “kavl-i leyyin”, “(Sen ve kardeşin Harun) Firavun’a gidin, Ona yumuşak bir dille anlatın. Olur ki öğüt alır, veya (Allah’tan) korkar.” (Taha, 44) ayetinden de anlaşılacağı üzere Hz. Musa’ya Allah tarafından tavsiye edilmiştir.

 Bütün insanlara rahmet ve rehber olarak gönderilen Resûl-i Zîşan Efendimize (asm.) hitaben Rabbimiz: “Ey Habibim! İnsanlara yumuşak davranman da, Allah’ın merhametinin eseridir. Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydın, insanlar senin etrafından dağılıverirlerdi. Öyleyse onların kusurlarını affet ve onlar için mağfiret dile…” (Âl-i İmran Suresi, 3/159) buyurarak tebliğ ve irşadın nasıl olması gerektiğini, Hz. Peygamber’in şahsında tüm inananlara öğretmektedir.

Kelâmın nezaketle ve yumuşaklıkla ifade edilmesi ilim ve hikmetin gereğidir. Yumuşak ve tatlı dilli olan kişiyi herkes sever ve takdir eder. İnsan kalbi, çok hassas ve nazenindir; çabuk tesir altında kalır. Bunun tersi olan yöntem ise “cedel” yöntemidir ki karşıdakini her şekilde alt etme arzusunu taşır. İslam tarihinin istikrar zamanlarında daha çok “kavl-i leyyin” metodu kullanılmıştır. Kriz zamanlarında ise hissi düşünce, fikir suretindeki arzular ve öfke, fikir hayatına hakim olduğundan dolayı daha çok “cedel” yöntemi istimal edilmiştir. İslam düşünce tarihine bakıldığında dönemlerine göre bu iki yöntemin örneklerine rastlamak çok zor değil.

Bu mesele, Müslüman milletimiz özelinde ele alındığında ise yukarıda anlatılanlar paralelinde gelişmelerin yaşandığına şahit olunur. Özellikle imparatorluğun çöküşü dönemi ve Cumhuriyetin kurulmasıyla beraber, dinin kendisi ve yorumlanması alanında yeni tartışmalar yaşanmış, bu tartışmalar maalesef tam halledilemeden, bugüne kadar gelmiştir. Bu süreç; doğal olarak bu alanda benzer veya farklı fraksiyonlarda yapılanmaların, ekollerin oluşumuyla sonuçlanmıştır. Türkiye’de bu oluşumlara örnek olarak verilebilecek birçok yapılanma mevcut. FETÖ’de bu yapılanmalardan birisidir. (Bütün yapılar, FETÖ gibi zararlıdır ve tehlikelidir gibi bir anlam çıkarılmamalıdır). AK Parti iktidarları boyunca dini hareketlere, müsamahalı yaklaşıldı. Özgür bir ortam sonucu, doğal olarak dini ekoller de serpilip büyüdü. Ancak bütün bunlar olurken, dindar kesimlerin dini-politik, kültürel, ekonomik ve konfor yaklaşımlarında da değişiklikler meydana geldi. Yakın zamana kadar faal olan FETÖ yapılanması ve bunun bir sonucu olarak gerçekleşen 15 Temmuz darbe girişimi ise Türkiye’deki tartışmalara yeni boyutlar kattı.

Bütün bu tartışmalar ışığında şöyle bir portre ortaya çıkıyor: Türkiye'de özellikle muhafazakâr, dindar kesimler bir geçiş sürecini yaşıyorlar. Bu süreç ekonomik, kültürel, sosyolojik, şekilsel, zihinsel ve düşünsel alanların hepsinde mevcut. Ne yazık ki bu süreç sancılı geçiyor. Kimse birbirine tahammül etmiyor. Ulema arasında reddiyeler havada uçuşuyor. Farklı düşünen fraksiyonların öncüleri, dini meselelerde, kahve ağzıyla birbirlerine meydan okuyorlar. Mü'min’lerin birbirine karşı şefkat kanatlarını açması emri, her kesim tarafından çiğneniyor. Birisi Kur'an namına Kur'ân'a muhalif hareket ediyor. Diğeri sünneti muhafaza edeceğim diye Hz. Peygamber'in tasvip etmediği metodu kullanıyor. Beriki de her ikisini reddediyor; bambaşka şeyler söylüyor. Şu soruyu sormak lazım: Dert, hakikati bulmak mı, yoksa birbirinizi alt etmek mi? Halbuki mesail-i imaniyenin münakaşa tarzında tartışılması caiz değildir. İslam ümmeti bu kadar zorda iken; İslam adına gayr-ı İslami tarzda hareket etmek, başka hesapların söz konusu olduğu şüphesini uyandırıyor. Yazının başındaki bilgileri göz önüne aldığımızda şunu görüyoruz ki Türkiye’de İslami düşün alanında ve temsil edildikleri kesimler arasında bir kriz var. Bu kriz, giderek derinleşiyor. Müslümanlar ve özellikle gençler, suyun bulanık olduğu böyle dönemlerde uyanık olmalı, seçici olmalıdır. Toptancı bir yaklaşımdan uzak durulmalı ve kaçınılmalıdır. Dini sabiteleri korumak şartıyla, İslami ekollere ait fikriyatın, mütehakkim ve tarafgirane bir şekilde bütün olarak reddedilmesi veya kabul edilmesi doğru değildir. Her şey de olduğu gibi bu konuda da doğrusunu almak; yanlışa itibar etmemek elzemdir. Vesselam


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


SON DAKİKA HABERLER

yukarı çık